Jac London, Vahşetin Cağrısı 2006 FIFA World Cup
Mar 28

“EVE, gel Tenar! Haydi eve gel!”

Derin vadide, alacakaranlıkta, elma ağaçları çiçek açmak

üzereydiler; gölgeli dalların arasında, orada burada, tek tuk çiçekler

açmıştı; uçuk pembe ve beyaz, tıpkı soluk birer yıldız gibi. Sıra sıra

meyva ağaçlarının arasındaki sık, taze ve ıslak otların üzerinde, küçük

kız salt koşmuş olmak için koşuyordu; sesi duyar duymaz gitmedi;

yüzünü eve dönmeden önce uzun bir daire çizdi. Kulübenin kapısında,

arkasından gelen ateşin İşığında bek-leyen anne, ağaçlar altında

kararmaya başlayan otların üzerinde uçuşan bir parça devedikeni gibi

yukarı aşağı hareket edip koşuşan minicik şekli seyretti. Kulübenin köşesinde, bir hortumun

donmuş çamurlarını kazıyarak temizlemekte olan baba, “Neden gönlünün çocuğa bağ-

lanmasına izin veriyorsun?” dedi. “Önümüzdeki ay onu almaya

geliyorlar. Temelli. Onu gömüp, kurtulsak da aynı şey. Zaten yi-

tireceğin birine bağlanmanın yararı ne? O bizim işimize yaramaz. Onu

aldıklarında para versülerdi hadi neyse, ama vermeyecekler. Alacaklar

ve de her şey bitecek.”

Ağaçların arasında, kendisine bakmak için duran çocuğu iz-

lemekte olan anne hiçbir şey söylemedi. Yüksek tepelerin üstünde,

meyve bahçelerinin tepesinde akşam yıldızı keskin bir berraklıkta

parlıyordu.

“Bizim değil o; buraya gelip, Mezarlar’ın Rahibesi olması

gerektiğini söyledikleri andan beri, hiç bizim olmadı. Neden an-

layamıyorsun bunu?” Adamın sesi kederden ve acıdan kabalaşmıştı. “Dört tane daha çocuğun var. Onlar burada kalacak ama bu

kalmayacak. Yani, gönlünü ona bağlama. Bırak gitsin!”

“Zamanı gelince,” dedi kadm, “bırakacağım.” Minik, çıplak,

beyaz ayaklarıyla çamurlu toprak üzerinden koşarak gelen çocuğu

karşılamak için eğildi ve onu kucakladı. Kulübeye girmek için

dönerken, çocuğun siyah saçım öpmek için basını eğdi; ama kendi

saçı, ocaktaki ateşin ışığınm kıpırtısında, açık renkli görünüyordu.

Adam dışarıda, ayakları soğuk, çıplak toprağa basmış dururken,

yukarıda berrak bahar gökyüzü kararmaya başlamıştı. Alacakaranlıkta

yüzü ıstırapla doluydu; sözcüklere dökmeyi başaramayacağı, donuk,

ağır ve öfkeli bir ıstırapla. Sonunda omuzları-nı silkti, kansımn

ardından çocuk sesleriyle çınlayan, ateşin aydınlattığı odaya girdi.


Etiketler: , ,

Leave a Reply