Buda Simulacrum
Eyl 24

Sıradan kullanımıyla paradigma sözcüğü , taklit edilebilecek ya da izlenebilecek tipik bir örnek ya da modeli ifade eder.

Felsefeci ve bilim tarihçisi Thomas Khun sözcüğün bu anlamını , terimin teknik bir kullanımına ve oradan, oldukça geniş kapsamlı bir dizi sosyolojik bağlama taşımıştır.Paradigma terimi Kuhn’un “normal” bilim dediği pratiğin değerlendirilmesinde ana kısmı oluşturur. Bir bilimin “normal” (yani, devrimci olmayan) dönemlerinde, o dalın bilimsel topluluk içinde izlene- cek kuramsal ve metodolojik kurallar, başvurulacak araçlar, incelenecek sorunlar ve araştırmaları değerlendirecek standartlar konusunda bir konsensüs vardır ve bu konsensüsün temeli, bilimsel topluluğun birtakım eski bilimsel başarıları model ya da paradigması olarak benimsemesidir. Dolayısıyla, belirli bir disiplin içindeki bilimsel eğitim, bu paradigmanın iyi bilinmesini ve ders kitaplarında yer almasını içerecektir. Bir bilimsel başarının paradigma statüsüne ulaşabilmesi için, yeni bir konsensüsün özünü oluşturmaya yetecek ölçüde uzmanın kendisine bağlılığını kazanmak üzere, daha önce ortaya atılmış ve çözümsüz kalmış olan bazı problemlere ikna edici ve yeni çözümler sunması gerekir. Ayrıca, kendini tanımlamaya başlamış olan bu araştırma geleneği içinde faaliyet yürütecek daha sonraki araştırmaların çözmeye çalışacağı sorunları gündemde tutacak kadar çözülmemiş probleminin olması da gerekmektedir.

Paradigma kavramı, bilim felsefesi hakkında düşünme sürecini devrimcileştirmiştir. Bilim felsefesi yirminci yüzyılın ortalarına kadar, en azından İngilizce konuşulan dünyada, büyük ölçüde bilimsel pratiklerin tarihi ya da toplumsal gerçekliklerinden çıkarılan soyutlamalar içinde yürütülüyordu. Genellikle, ideal-tipik bir bilim modeli (bazen, Sir Karl *Popper’ın çalışmalarında olduğu gibi, açıkça buyurgan bir şekilde) felsefı analize tabi tutulur ve bu modelin ana özellikleri, bilimi sahte bilimden, dinsel inançtan, spekülatif *metafızikten ya da (genelde daha az önemli olmakla birlikte) diğer etkinliklerden ayıran bir sınır belirleme kriteri olması beklenirdi.

Kuhn’un başlıca eseri Bilimsel Devrimlerin Yapısı (The Structure of Scientifıc Revolutions, 1962), bilim tarihini ciddi biçimde kavramsallaştırmak suretiyle bilimsel bilginin doğası hakkında felsefı sorular yöneltmenin ilk başarılı girişimlerinden birisini temsil etmektedir.

Kuhn’un değerlendirmesi, bilimsel ilerlemeyi bilginin parça parça birikmesi şeklinde ve bilimsel akılsallığı, kuramın kanıtla örtüşmesinin biçimsel bir süreci olarak gören yaygın varsa- yımlara meydan okuyucu bir içeriğe sahiptir. Onun alternatif bakışı, süreklilik sergilemeyen bir tarihten kaynaklanıyordu ve buna göre, konsesüse dayalı normal bilim dönemleri, bazıları bilimin kendisine dair temel epistemolojik varsayımları sorgulayan krizlerin ve entelektüel devrimlerin arasına serpiştirilmişti. Üst üste biriken ve yavaş yavaş ilerleyen bir yolu takip etmeyen devrimci değişimler, önceden kabul gören bilgilerin çoğunun bırakılmasını içerir ve ani, niteliksel pers- pektif değişimleriyle yol alır. Oysa normal bilim, söz konusu özelliklerin çok azını (cesur varsayım, kanıtlar karşısında varsayımdan vazgeçmeye hazır olma, vb.) sergiler ve bunlar da genelde Poppercı bilim adamları ve ampirik bilim felsefelerine atfedilir. Kuhn, devrimci olmayan zamanlardaki bilimsel faaliyetlerin çoğunu, ortak bir geleneksel paradigmanın sağladığı rutin bul- maca çözümü girişimleri şeklinde nitelendirmiştir.

Kuhn’un, bilimsel topluluğun rolüne, ortak normlarına, devrimci kriz dönemlerindeki çözümlere dair rolüne, bilimsel iletişim ve eğitimin örgütlenmesine ve bilimsel devrimleri kışkırtan bilim-ötesi baskıların farkına varılmasına gösterdiği ilgi, çalışmalarının -felsefeci ve bilim tarihçisi çevrelerinin ötesinde- sosyal bilimciler arasında da etkin olmasını sağlamıştır.

Kuhn’un çalışmaları sosyolojide, bilgi sosyolojisinin, kendi etkinlik alanını doğa bilimlerini kapsayacak şekilde genişletmesine olanak tanıması açısından büyük öneme sahiptir. Ayrıca, sosyolojinin kendi tarihi ve doğası ile sosyoloji ve esas olarak diğer sosyal bilimler içinde, üzerinde kalıcı bir konsensüs sağlanmamış bir paradigmanın olmamasından kaynaklanan tartışmalarda da önemli bir rol oynamaktadır. Alternatif bakış açıları arasındaki rekabetin kalıcılığı, sosyolojinin hâlâ “paradigma öncesi” (yani, bilimsellik öncesi) aşamada olduğunu mu kanıtlar; yoksa daha çok, “bilimsel konsensüs” modelinin sosyoloji açısından hep erişilemez bir hedef olduğunu veya uygun olmayan bir modeli yansıttığını mı gösterir? Kuhn’un kendisi kararlı bir görecilik-karşıtı olmasına rağmen, kullandığı argümanların çoğu göreci tarafa yönelmiş ve çalışmalarından yaygın biçimde, esas amaçları, özellikle amirane bir bilgi biçimi olarak ele alınan bilim görüşünün yanlış taraflarını açığa çıkarmak olan araştırmacılarca yararlanılmıştır. George Ritzer, sosyolojinin “çok yönlü paradigma” bilimi olduğunu ileri sürmüş (Sociology, 1975) ve sosyoloji disiplini içinde daha fazla paradigmatik bütünleşme olması gerektiğini savunmuştur (Toward an In- tegrated Sociological Paradigm, 1981).

Sosyoloji Sözlüğü
Gordon Marshall
Çeviri: Osman Akınhan - Derya Kömürcü.
Bilim ve Sanat Yay.

Paradigma

Bilimadamları topluluğunun bilimsel sorunlara nasıl yaklaşacağını belirleyen, bilimsel araştırmanın yolunu yordamım gösteren, içinde iş görenleriyle birlikte bütün bir bilimin bakışaçısını yönlendiren kalıplaşmış örnekçe dizisi; bir bilim dalının tüm çalışanlarından bütünüyle bağlı kalmasını istediği, evrensel olarak kabul edilmiş bilimsel başarıların sınırlarını en ince ayrıntısına dek çizdiği kavramsal ile kuramsal çerçeve.

“Terimi felsefede, özellikle de bilim felsefesinde, olguculuk sonrası bilim felsefesinin önde gelen düşünürlerinden Thomas Kuhn’un olgucu bilim anlayışına yönelttiği eleştirilerle birlikte yer edinmiştir. Thomas Kuhn son dönem bilim felsefesine damgasını vuran Bilimsel Devrimlerin Yapısı (The Structure of Scıentific Revolutions, 1962) adlı yapıtında, olgucu bilim anlayışının “bilim, yapılan yeni buluşlarla, bulgulanan yeni gerçeklerle, ortaya atılan yeni varsayımlarla ‘birikimli’ (kümülatif) bir etkinlik olarak ilerlemektedir” yollu görüşüne karşı, bilimsel ilerlemenin birikimli bir yapıda olmayıp tam tersine devrimci kesintilerle, kökten kopmalarla kendisini gösteren “paradigmatik” bir yapıda olduğunu bilim tarihinden verdiği örneklerle destekleyerek kanıtlamıştır.

Kuhn henüz emeklemekte olan bilimsel alanların genellikle rekabet halindeki okullar arasında yaşanan çatışmalarla ayırt edildiklerinin ve doğmakta olan alanın uygulayıcıları arasında hiçbir konuda tam bir oydaşımın söz konusu olmadığının altını koyuca çizer. Bu rekabet ortamı nihayet bir uygulayıcı öbeği değme bir araştırma sorununa örnek bir çözüm getirdiğinde sona erer. Bu örnek çözümler diğer okulların üyeleri için de daha önce eşine rastlanmamış ölçüde çekicidirler ve artlarında ilerideki bilimsel araştırmalar için çözülmek üzere yeterince ilginç soru(n)lar bırakacak denli açık uçludurlar. Kuhn araştırmayı kesin bir biçimde yönlendirmeye yarayan bu örnek çozümleri evrensel olarak onaylanmış bu bilimsel başarılar kümesini “paradigma” diye adlandırır. Paradigma, egemen olduğu “olağan bilim” dönemi boyunca araştırmayı yönetir ve bilimadamları topluluğunun yöntemlerini, araştırma alanlarını ve çözüm ölçütlerini biçimlendirir. Ancak sorun çözme aracılığıyla verili paradigmanın saflaştırılması, keskinleştirilmesi ve geliştirilmesi sırasında karşılaşılan “aykırılık”ların (“anomali” lerin) gitgide birikmesi bilimadamları topluluğunu ister istemez “olağandışı bilim” evresine, “bunalım” durumuna sürükler. Olağandışı bilim döneminde egemen paradigmanın ve rakiplerinin temel ilkeleri tartışmaya açılarak, sorun çözme işlemi yeni bir paradigma egemenliğini kurana dek askıya alınır. Eğer olağandışı bilim evresinde yürütülen bu tartışma bilimsel topluluk tarafından kabul edilen yeni bir paradigma ortaya koyarsa, bu yeni paradigma yeni bir olağan bilim do nemine yol açacağından ötürü bilimsel bir devrim gerçekleşmiş olur. Bilimsel bir devrimde önceleri kabul görmüş bir paradigma yeni bir tanesi adına yadsınır.

Kuhn’a göre bu durumda eski paradigma ile devrim sonucunda ortaya çıkan yeni paradigmanın karşılaştırılabileceği paradigma dışı bir ölçüt bulunmamaktadır. Yeni paradigma sorun tabanının, çözüm zemininin başkalaşımım ve temel bilimsel kavramların değişimini beraberinde getirdiğinden birbirini izleyen paradigmalar aynı terimleri ve kavramları kullansalar da bu terimler ve kavramlar (örneğin Newton kuramındaki kütle ile Einstein kuramındaki kütle) öylesine farklıdırlar ki ne karşılaştırılabilirler ne de ölçüştürülebilirler.

Kimi bilim felsefecileri Kuhn’un kullandığı biçimiyle paradigma kavramının yeterince açık olmadığını öne sürerek Kuhncu paradigma anlayışına çeşitli eleştiriler yöneltmişlerdir. Kuhn bu eleştirilere Bilimsel Devrimlerin Yapası’ndan on beş yıl sonra yayımladığı, bilim tarihi ile bilim felsefesi üzerine makalelerini içeren Asal Gerilim. Bilimsel Gelenek Değişim Üzerine Seçilmiş İncelemeler’deki (The Essential Tension. Selected Studies in Scientific Tradition and Change, 1977)“Paradigmalar Üzerine İkinci Düşünce ler” (“Second Thoughts on Paradigms) adlı makalesinde yanıt vermiş; bu yazısında paradigma kavramını özellikle kuram seçimleri sırasında daha bir fark edilir olan tutarlılık, verimlilik, yalınlık, kesinlik gibi bilimsel değerlerle ilişkilendirmiştir.


Etiketler: , , , , , , ,

Leave a Reply