
KARAYA. ÇIKIŞ EKİBİ KEHANET BEKLEMEDİK BİR KARŞILAMA
O sabah hava sıcaktı, cehennem gibi sıcak.
Ansalon’da bahar sonu için oldukça sıcaktı. Neredeyse yaz ortası gibiydi. İki şövalye kayığın kıç tarafına oturmuş, ağır çelik zırhlarının içinde feci şekilde terliyor ve teknenin küreklerini çeken yarı çıplak adamlara imrenerek bakıyorlardı.
Şövalyelerin kara zırhları kurukafa ve ölüm zambaklarıyla süslenmişti; bunlar yüce ermişler tarafından rüzgâr ve yağmurun, sıcak ve soğuğun cilvelerine karşı dayanmak için kutsanmıştı. Ama kraliçelerinin kutsayışı, belli ki onları bu mevsimsiz ısı dalgasına karşı koruyamıyordu. Kayık
kıyıya yaraşınca dışarı ilk önce şövalyeler çıktı. Sığ suya atlayıp kızarmış yüzlerine ve güneşten yanmış boyunlarına su çırptılar. Ama su o kadar da serinletici değildi.
![]()
“Bu sıcak çorbanın içinde yürümek gibi bir şey,” diye homurdandı şövalyelerden biri, etrafına su sıçratarak yürürken. Konuşurken bile kıyı çizgisini dikkâtle inceliyordu. Bir yaşam belirtisi görebilmek amacıyla çalılıklara, ağaçlara ve kum tepeciklerine dikkâtle bakıyordu.
“Daha çok kan gibi,” dedi yol arkadaşı, “Düşmanlarımızın kanının içinde yürü- yormuşsun gibi düşün. Kraliçemizin düşmanlarının kanında. Herhangi bir şey görüyor musun?”
“Hayır,” diye cevap verdi diğeri. Arkasına bakmadan elini salladı. Suya atlayan adamların yaygaralarını, gülüşmelerim ve gırtlaktan konuştukları anlaşılmaz lisanlarında ettikleri muhabbeti duydu.
Şövalyelerden biri arkasına döndü. “O kayığı kıyıya getirin,” dedi boş yere, çünkü adamlar ağır kayığı şimdiden tutmuş sığ suda onunla beraber koşuyordu. Adamlar sırıtarak kayığı kumdan sahile çektiler ve başka emirleri var mı diye şövalyeye baktılar.
Şövalye alnını kuruladı. Güçlerine hayran kalmıştı bu barbarların kendi taraflarında olduğu için -ilk defaya mahsus olmayarak - Kraliçe Takhisis’e teşekkür etti. Onlar yabaniler diye bilinirlerdi. Bu ırklarının gerçek ismi değildi. Kendilerine verdikleri ismin
telaffuzu imkânsızdı. Bu yüzden barbarları yöneten şövalyeler bir zaman sonra onları kısaca söyle çağırmaya başladı: yabaniler.
Bu isim barbarlara tamı tamına uyuyordu. Doğudan, Ansalon üzerinde çok az kimsenin haberdar olduğu bir kıtadan geliyorlardı. Hepsi de iki metre boyundaydı; bazıları iki buçuk metreyi bile buluyordu. Vücutları insanlar kadar yapılı ve kaslıydı fa- kat hareketleri elfler’inki kadar atik ve zarifti. Kulaklarının elfler gibi sivri olmasına karşın, yüzleri insanlar ya da cüceler gibi sakallıydı. Cüceler kadar güçlüydüler ve onlar kadar savaşmayı seviyorlardı. Acımasızca savaşıyorlardı ve kendilerini yönetenlere sadıktılar. Düşmanlarının ölü vücutlarından farklı parçalar kesip bunları ganimet olarak saklamak gibi birkaç garip huyları vardı -yabaniler ideal piyon askerlerdi.
“Kaptana sağ salim vardığımızı ve hiçbir direnişle karşılaşmadığımızı bildir,” dedi şövalye yol arkadaşına. “Burada birkaç adamı kayığa göz kulak olmaları için bırakıp iç kesimlere ilerleyeceğiz.”
Diğer şövalye başıyla onayladı. Kemerinden kırmızı ipek bir flama çıkarıp havaya kaldırdı. Başının üzerinde üç kere salladı. Biraz ilerde demir atmış olan, kocaman siyah ejderha-pruvalı gemiden cevap niteliğinde sallanan kırmızı kumaş görüle-biliyordu. Bu bir keşif göreviydi, istilâ değil. Bu konudaki emirler kesindi.
Şövalyeler rapor almak için devriyelerini kumsalın orasında burasında yolladılar. Diğerlerini iç kesimlere, tebeşir beyazı kayaların tepeler oluşturduğu, çorak bitki örtüsünün ağaçların arasından gökyüzünü yırtmak için yükselmiş kedi pençesine benzediği yerlere gönderdi. Kayalardaki çatlaklar adanın iç kesimlerine gidiyordu. Gemi adanın etrafında tur atmıştı; şimdi adanın çok geniş olmadığını biliyorlardı. Devriyeler kısa bir süre içinde geri dönecekti.
İki şövalye, bu iş bittiğinde bodur ve şekilsiz bir ağacın oluşturduğu yetersiz gölgeliğe şükranla çekildiler. İki yabani yanlarında koruma olarak dikilmişti. Şövalyeler dinleniyor olsalar da tetikteydiler ve etrafı gözlüyorlardı.
Etiketler: Fantastik Roman, ROMAN, Yabancı Roman



Son Yorumlar