1897 Osmanlı-Yunan Savaşı David Eddings, Ellenium 3.Cilt-Safir Gül
Nis 01

Güneydoğu’nun engin düzlüğünde, kıpkızıl bir kum bulutu rüzgârla birlikte, küçük bir köye doğru esiyordu. Kurumakta olan akasyaların yapraklanndan eşsiz kokular karışıyordu rüzgâra. Sakalar, bir bir çalılıklardaki yuvalanna kaçışıyor, Samanyolu, bir şiirin en acıklı dizeleri gibi kıvnla kıvnla kızıl kum fırtınasının ardına gizleniyordu.

Kum bulutu gittikçe yoğunlaşıyor göz gözü görmüyordu. Çölün vahşi hayvanlan bile gizlenecek bir yer arıyordu şimdi.
Ahmet, Ninyas’ın evine doğru delirmişçesine koşuyordu. Panik ve korku, yüreğinde ateşten bir büst gibi şekillenmişti. Vücudunun her bir hücresinde yaşadıklannın dehşetini hissediyordu.

 

 

 

 

Bir ara ayağı taşa çarpıp sendeledi. Kör edici toz bulutunun içinde önünü göremeden yoluna devam etti.
Nihayet körlemesine de olsa evi bulabildi. Gözleri, ağzı ve burnu kumla dolmuştu. Doğru düzgün nefes bile alamıyordu artık. Kapıyı hışımla çaldı. Evin ışıklan yandı. Gecenin geç bir vaktinde Ninyas gibi kendi halinde yaşlı bir adamı kim rahatsız ederdi ki. “Hayırdır inşallah,” dedi ve temkinli adımlarla önce cama yaklaştı. Perdeyi araladı. Kızıl kum bulutundan dolayı kimse görünmüyordu. Aslında neredeyse hiçbir şey görünmüyordu.
Kapı şiddetle çalmaya devam ediyordu. Ninyas camı açtı. “Kimsin?” diye gizliden gizliye tehdit banndıran bir sesle bağırdı. Kızıl kum bulutunun içinde bir siluet fark etti o anda. Kapısının önünde durmuş, ara vermeden kapıyı yumrukluyordu. Tekrar bağırdı. “Kim o?!” Tabi ki rüzgârın şiddetinden, Ahmet hiçbir şey duyamıyordu.
Ninyas hayatının sonlanna yaklaşmış yaşlı bir adamdı. Orta yaşlarında köyün imamlığını yapmış, daha ileriki yaşlarında ise, Kuran okuyarak hastalan iyileştirmeye başlamıştı. Çevre köylerden ve hatta çevre illerden bile onun duasını almaya gelen insanlar oluyordu. Ona gelip, muskalar yazdınrlardı. Ninyas kendisine uzatılan hiçbir hediyeyi kabul etmezdi. Çünkü hüner onda değil, O’ndandı.
Camı güçlükle kapatabildi. Bu sırada, cam kenarındaki mor menekşe vazosu da yere devriliverdi. “Hay Allah!” dedi sabırla.
Ninyas kendisine itiraf etmekten kaçındığı bir korkuyla açtı kapıyı. Karşısında, Ahmet’i görünce içi rahatlayıverdi. Beyaz sakalı, dudaklanyla birlikte kıvrıldı. Gülümsemesi, denizleri ve hatta okyanusları bile sarabilirdi.
“Hayrola Ahmet? Nedir bu saatte, bu şamata?” dedi meraklı bakışlarla.
“Ninyas Dede, n’olur acele et, annem ölüyor… Cinler musallat oldu anneme, ağzı yüzü bir yere kaydı, mahvoldu! Boğuyorlar onu! Yardım et n’olur!” Sesinde can çekişen bir serçenin iniltisi vardı. Kelimeler bir lokomotifin peşine takılmışçasına hızla ve üzerinde hiç düşünülmeden çıkıvermişti ağzından.
“Sakin ol oğlum, sakin ol, emin misin cinlerin geldiğinden?”
“Ninyas Dede, emin misin ne demek, ölüyor annem, ölüyor, boğuyorlar diyorum ya!” diye bağırdı Ahmet. Neredeyse çığlık atmaya başlayacaktı. Kanında bütün bedenini esir almış, karşı koyamadığı bir dehşet dolaşıyordu.
Ninyas içeri girdi, cüppesini sırtına geçirdi ve iki gözlü evinin en güzel köşesinde, rahlenin üzerinde açık olarak duran Kuran’ıftt da kolunun altına sıkıştırıp dışan atıverdi kendini. Ahmet ile birlikte sağır edici rüzgârın iniltileri içinde körlemesine koşuyorlardı şimdi.


Etiketler: , ,

Leave a Reply