Yönetmen : Safa Önal Senaryo Yazarı : Safa Önal Tür : Duygusal , Dram Ülke : Türkiye Süre : 83 83 dk.
Oyuncular:
Murat Soydan
Önder Somer
Türkan Şoray
Atilla Ergün
Kayhan Yıldızoğlu
Semra Yıldız
Leman Akçatepe
Muammer Gözalan
Necip Tekçe
Büyükada.. Güzel bir otelin 602 ve 603 numaralı odalarında kalan iki aşık ; Canan ve Faruk. Daha sonra buraya balayı için gelecekler ve bu kez aynı odada kalacaklar..
Faruk (Abdurrahman Palay’ın sesiyle) ; “30 yaşındayım. Hiç bu kadar mesut olmamıştım.. Sana bu kadarcık da olsa yaklaşmak ne güzel.”
Kalabalık İstanbul caddeleri. Orhan Kemal’in bir kitap deposunda 400 lira aylıkla çalışan ‘Filiz’i de belki oralardadır. Birkaç alışveriş sahnesinde filesini doldurmaya çalışan Canan. İnsan sarrafı büyükannesinden başka kimsesi yok. ‘Bir Demet Menekşe’deki (1973) Nesrin gibi ‘hayatını dikişle kazanıyor’. Mühendis adayı Ergin’le, aylardır duygusal bir ilişki içinde.
Evlilikten önce yakınlaşmak isteyen delikanlıya şunları söylemişti ; “Ben böyle gördüm böyle öğrendim. Düğün isterim. Tel duvak isterim. O güne kadar aramızda hiçbir şey olamaz.”
Genç kız, iş teslimi nedeniyle eve geç geldiği bir gün Ergin ve büyükanneyi konuşurlarken bulur. Delikanlının davranışları ve gözünün yükseklerde olması yaşlı kadını rahatsız etmiş. Torununa şunları söylüyor ; “İyi ki erken geldi bu Ergin. Sen yokken uzun uzun konuştuk. İyice tanıdım. Korkarım senden daha iyi tanıdım onu.. İnsanca yaşamak, daha çok kazanmak için çalışmak güzel bir şey. Lakin, gözünü hırs bürümüş bu adamın. Başka bir şey düşünmüyor, konuşmuyor.” Genç kız, kendisinin aylardır anlayamadığını bir konuşmada anlayan büyükannesinin ne kadar haklı olduğunu, yazık ki onun ölümünden çok sonra anlayacak.
Modaevi sahibinin “Dikiş diken pek çok kız var. Ama.. manken bulmak çok zor” şeklindeki mankenlik önerisini “Yapamam, beceremem diye çekiniyorum. Gösterişten hoşlanmıyorum” diyerek kabul etmez.
Fakat, sıkıntılı günlerin eşiğindedir. Büyükannesinin kalp krizi sonucu ölmesi ve desteğine en çok gereksinim duyduğu bir dönemde, okulunu bitiren Ergin’in staj için 2 yıl Paris’e gitmesiyle iyice yalnız kalır. Gelen mektuplarda, Canan’ın özlemle beklediği sevgi sözcükleri yerine, oralardaki gösterişli (ama, belki de nice acılar saklı) yaşantı var ; “..Her yeri, her şeyi hayretle sevinçle seyrediyorum. Buralarda olmanı, gecelere gündüz aydınlığı veren pırıl pırıl ışıkları, bitip tükenmeyen hiç durmayan kalabalığı, bulvar kahvelerini, parkları, müzeleri görmeni isterdim. ‘Pigalle’ diye bir gece kulübüne gittik.. Yüzlerce kişilik bir renk, ses ve müzik masalı yaşadım.”
Zaman akıp gider. Canan sonraları “Boş ümitlerle, beklemekle geçen budala senelerime acıyorum şimdi” diyecektir. Havaalanında Ergin’in geleceği uçağı beklerken, hemen yanı başındaki bir delikanlıyı (Faruk) sevdiği kız (Jale) (Tijen Par seslendirmiş) şu sözlerle terk ediyor ; “Benim için uzak, üvey bir akrabadan başka bir şey değilsin. Yakışıklısın. Ama, ben zengin, hırslı, para kazanmayı ihtirasla seven, mevki sahibi bir erkek istiyorum. Avrupa’ya uçuyorum ben. Moda ve televizyon çalışmaları yapacağım.”
Canan ve Faruk, bambaşka duygular içinde oldukları o an, ilerde birbirlerine büyük bir sevgi ile bağlanacaklarını nereden bilsinler.. Nihayet, ‘New York-Paris-Roma-İstanbul-Karaçi seferini yapmakta olan 529 sefer numaralı Pan American uçağı’ Yeşilköy Havalimanı’na iner. İner inmesine, ancak, gördükleri Canan’ın dünyası karartıyor ; Ergin’in kolunda bir kadın ve kadının da kucağında bir çocuk var.
Her şeyi anlayan genç kızın, mezarı başında büyükannesine söyledikleri ; “Çok yalnızım büyükanne. Şimdi sana daha çok muhtacım. Ne diyeceğini biliyorum ‘Ergin’i daha ilk günden gözüm tutmamıştı. Gülümse çocuk. Hayata, insanlara karşı daha cesur ol. Daha güçlü ol’. ”
Bir arkadaşına “Öyle çalımlar atacağım ki, sonunda inanacak, affedecek beni” diyen Ergin, amacına ulaşamaz. Onu terk eden Canan, Modaevi sahibinin önerisini kabul eder.
Bir hafta sonu, ’5 dakika ara’da tekrar karşılaştığı Faruk’un sözleri ; “Şu halimize bakın. Pazar günü, tek başımıza bir sinemada vakit geçirmeye mecbur olacak kadar yalnızız. Filmin ikinci yarısını görmemiz şart değil. Hava da güzel. Çıkalım mı? Bundan sonra olacakları ben anlatırım size. Kız sevdiğine kavuşacak. Kötü adam da belasını bulacak.”
Filmin ikinci yarısını gerçek hayatlarında yaşarlar. Beraberlikleri büyük bir aşka dönüşür. “Sizi.. seni bilmem ama ben ne pazarları ne de başka bir gün artık yalnız değilim galiba.”
Faruk.. Önceleri ‘gemi havuzunda işçiyken sonraları varsıl arkadaşı Necmi’nin ortağı olur. 60’larda önemli bir kavram olan ‘emek’ ve bunun simgesi olan ‘eller’ Faruk’ta belirgin bir şekil alıyor. Birçok sahnede, konuşurken iri iri açtığı elleri var.
‘The Shadow of your Smile’ (1965) (Mandel / Webster) melodisi eşliğinde akşam yemeği.. Çok güzel bir vapur yolculuğu.. Büyükada [yaşasalardı ‘Sevmek Zamanı’ (1965) filmindeki Meral ve Halil’i, ‘resim mi gerçeği mi’ tartışmasını sürdürürken görebilirdik belki].. Farklı renkte iki atın çektiği fayton.. Dil Burnu piknik alanında unutulan pardösü.. Kaçan vapur.. Kaldıkları otel.
Evlenirler. İkiz kız çocukları olur ; Dilek ve Uğur. Doktor, Canan’a Faruk’la aralarındaki kan uyuşmazlığı nedeniyle bir sonraki hamileliğin tehlikelerinden söz eder. (O, bu durumu ‘çocuğum olmayacak’ diye algılıyor.)
Sakin geçen 4 yıldan sonra, Faruk’un eski sevgilisi Jale, Avrupa’dan döner. Her şeyin güzel gittiği (fırtına öncesi sessizlik) günlerden bir gün Dilek, annesinin elini bırakıp karşı kaldırımdaki baloncuya koşarken hızla gelen bir kamyonun altında kalır. Perişan durumdaki Canan, çocuğunu hastaneye yetiştirmek isterken o acele ile Uğur’u orada unutuyor.
Doktorların çabaları Dilek’i kurtarmaya yetmez. Aile için karabasan gibi günler. Üstelik, Uğur da kaybolmuş. Jale “Yanınızda kalmaya geldim. Bu acı, bu kötü günlerinizde sizleri yalnız bırakmayacağım” diyerek eve yerleşir. Asıl amacı Faruk’u elde etmek. Acılı annenin durumunu daha da kötüleştirmek için elinden geleni yapar.
Canan’ın, en ümitsiz anında “Gidiyorum. Almanya’da bir konfeksiyon fabrikasında iş buldum. Trenim biraz sonra kalkacak. Peşime düşme. Beni arama.. Ben artık anne olamam Faruk. Senin mukaddes olan babalık hissine cevap veremem. Seni ömrüm boyunca seveceğim, ama, ayrılmaya, kadere teslim olmaya mecburum” diye bir mektup bıraktığı gün Uğur bulunur.
İstasyonda, birbirlerine sarılmışken Belkıs Özener’in sesinden dinlediğimiz ‘Buğulu Gözler’ (Özdemir Erdoğan) ; “Bulutlu gecelerden // Sonra da güneş parlar…”
Ergin ; “Canan’ı (Toron Karacaoğlu ikinci ‘a’yı uzatıyor) zenginlikler içinde yaşatmak istiyorum. Böyle bir ev için, bu kadar zavallı bir çalışmayı, uğraşmayı, didinmeyi küçümsüyorum. Bolluk içinde daha rahat bir
hayat yaşamak istemez misiniz?”
Büyükanne ; “Ben o hayatı yaşadım, sonra kaybettim. Unuttum. Sen de dikkatli ol, gökten yıldız koparayım derken adımını uçuruma atma sakın.”
Etiketler: Eski Türk Filmleri, Önder Somer, Buğulu Gözler, Kayhan Yıldızoğlu, Murat Soydan, Türkan Şoray
Son Yorumlar