Aydınoğulları Beyliği Aziziye Müdafaası
Eki 20

Aydınlanma ve Fransız Devrimi
“Monarşi, Tapınakçılar örgütünün torunlarından öldürücü bir darbe aldı.”
— Comte de Mirabeau’nun Fransa Kralı’nın giyotine yollanmasının ardından yaptığı bir yorum.

Bir önceki bölümde, Yahudi önde gelenleri ve Tapınakçı geleneğin temsilcisi olan masonlar arasında kurulan İttifak’ın Bati tarihi üzerindeki büyük etkisini inceledik. Gördüğümüz gibi siyasi egemenlik pesinde olan İttifak, Katolik dininin ve bu dinin temsilcisi olan Kilise’nin gözetiminde kurulmuş olan Avrupa düzenini yıkmak ve onun yerine kendi düzenini yerleştirmek amacındaydı.
Kurulu Avrupa düzeni, kendisini ilahi temellere dayandıran bir düzendi. İnsanlar, bu dünyayı Allah tarafından yaratılan geçici bir yurt olarak görüyorlardı. Bu geçici yurtta tek meşru otorite ise ilahi kökenli otoriteydi. İnsanlar, bir başkasına, ilahi nizama itaat ettiklerini düşünerek itaat ediyorlardı. İnsanların kimliklerini belirlemelerindeki tek kıstasları ise dindi. Irkçilik, bir ulusun diğerinden farklı ya da üstün olduğu gibi düşünceler insanlara yabancıydı. İnsanlar, ekonomik hayatlarını da dine göre belirliyor ve dinin yasak saydığı ekonomik uygulamalardan—ki bunların en başında faiz geliyordu—kaçınıyorlardı. İktidar, kendisine ilahi kaynaklardan meşruiyet sağlamaya çalışıyordu. Gerçi iktidar monarşilerin ya da derebeylerin elindeydi ve iktidarın babadan oğula aktarılması prensibi yürürlükteydi. Bu aristokrasi sistemi ise dini bir kaynağa dayanmıyordu ama yine de iktidar sahipleri hiçbir zaman dini otoriteye karşı gelmiyor ve ilahi kaynaklı düzene uyma sözü veriyorlardı.

Bu sözkonusu Avrupa düzeni, belirli ölçülerde Islam’a da benzerlik göstermektedir. Çünkü Islam’da da insanlar hayatlarini ilahi nizama göre belirlerler. Dinin kurallari, ekonomik ve sosyal konulari da içerir ve saglikli bir müslüman toplum, ekonomisini de sosyal hayatini da dini kurallara göre düzenler. Otoritenin mesruiyeti ise yine dinden kaynaklanir. Halife, yetkisini herhangi bir dünyevi kistastan—yani parasindan, söhretinden, soyundan vb.—degil, yalnizca dinden alir. Insanlar da ona dini temsil ettigi için uyarlar. (Kuskusuz Katolik dini, en basta Teslis inanci olmak üzere Islam’a göre sapkin olan pek çok düsünce de içermektedir. Ancak kurdugu toplumsal düzenin, taassup özelligi hariç, Islam’la önemli benzerlikler tasidigina kusku yok.)

Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasinda kurulmus olan Ittifak ise önceki bölümde de ayrintili olarak gördügümüz gibi, sözkonusu Avrupa düzeninden memnun degildi. Çünkü bu düzen, siyasi otoritenin kendisini ilahi kaynaklarla mesrulastirmasini öngörüyordu ve Ittifak’in da bu sekilde kendini mesrulastirma sansi yoktu. Kilise tarafindan her iki taraf da—yani yahudiler de, Tapinakçilar ve onlarin devami olan masonlar da—dislanmislardi. Aristokrasiye sizip, iktidari ele geçirme sanslari da yüksek degildi. Çünkü hanedandan bir kisi onlari desteklese bile, onun yerine bir baskasi geçecekti ve bu yeni yöneticinin kendilerinden olmasini garantileyecek bir imkan yoktu.

Bu noktada, Ittifak için tek çikis yolu, kurulu Avrupa düzenini kökünden degistirmekti. Politik, sosyal ve ekonomik yönden, Bati yeniden sekillendirilmeli ve Ittifak’in düsmani olan dini otoriteden koparilmaliydi. Insanlarin zihnine dini otoriteyi güçlü kilan düsünceler yerine, Ittifak’in kendi dünya anlayisi yerlestirilmeliydi. Vatikan Papalik Kutsal Kitap Enstitüsü’nde profesör olan—ve önceki bölümde, Kabala ile Hümanizm akimi arasindaki iliskiyi konu eden satirlarini alintiladigimiz—Malachi Martin de bu noktaya dikkat çekerek, “Kabalaci hümanistlerin amaci her zaman sosyopolitik degisim olmustur” diyor.1

Önceki bölümde, “Kabalaci hümanistler”in, masonlarin ve bizzat gerçek Kabalacilar’in Avrupa’nin geçirdigi büyük sosyopolitik degisimdeki rollerini ayrintili olarak inceledik. Bu güçlerin olusturdugu Ittifak’in, önce Protestanlik sonra da Aydinlanma hareketleri ile Avrupa’nin dinden kopmasinin öncülügünü yaptigini, dini otoriteyi ve monarsileri politik yönden zayiflattigini gördük. Ancak Ittifak yalnizca politik bir degisim yapmakla kalmadi, toplumu ve bireyleri de degistirdi. Dini otoriteyi zayiflatirken, insanlara da yeni kimlikler vermeye çalisti. Aydinlanma ile birlikte, insanlar bir dini cemaatin mensubu olmaktan çikip, birer “yurttas” haline getirildiler. (”Yurttas” tanimi, zamanla yeni bir ideolojik düzenlemeyle “yoldas”a da dönüsecektir.)

Yahudi önde gelenlerinin yönettigi Ittifak’in insanlari bu sekilde dinden koparmasi, Kuran’in, “yahudilerin yaptiklari zulüm ve birçok kisiyi Allah’in yolundan alikoymalari nedeniyle” (Nisa, 160) lanetlendikleri seklindeki ilahi hükmüne de uygundu kuskusuz.

Önceki bölümde, konunun akisini yavaslatmamak için, Avrupa’nin yasadigi bu sosyo-politik degisimin en önemli iki asamasi olan Aydinlanma süreci ile Fransiz Devrimi’ne ayrintili olarak girmemistik. Oysa ki, bu iki hareket de son derece önemli ve bunlarla ilgili olarak yapilacak biraz daha ayrintili bir inceleme, önemli bilgileri gün isigina çikariyor. Aydinlanma, Avrupa’nin Katolik dünya anlayisindan koparken, onun yerine Ibrani dünya anlayisinin yerlestirildigini göstermesi; Fransiz Devrimi ise Ittifak’in kullandigi yöntemleri açiga vurmasi bakimindan oldukça anlamli mesajlar içeriyor.

Din ve Ideoloji ya da Gerçek Cennet ve Sahte Yeryüzü Cennetleri
Avrupa toplumlari Aydinlanma felsefesiyle tanisana kadar, bu toplumlarin aklinda pek fazla çözülmemis sorular yoktu. Insanin ne oldugu, hayatin ne anlam tasidigi, insanin nasil dogruyu bulabilecegi ve neyin dogru, neyin yanlis oldugu konusunda farkli düsünceler tasimiyorlardi. Bu sorularin cevaplari din tarafindan verilir; yetkisini yine dini kistaslardan alan yöneticiler, insanlari yönetirdi. Dinin insana ögrettigi temel degerlerin basinda da, az önce vurguladigimiz gibi, yeryüzünün insan için geçici bir yurt oldugu ve ölümden sonra sonsuz bir hayatin varligi, insanin bu asil yurt için çalismasi gerektigi, kisaca ahiret inanci geliyordu.
Aydinlanma ise dini ortadan kaldirdi. Bu durumda yukarida sözünü ettigimiz sorulara yeni cevaplar aranmaya ve verilmeye baslandi. Ideolojiler böyle dogdu. Burada ilginç olan, Aydinlanma sonucu dogan bütün ideolojilerin de—liberalizm, sosyalizm, muhafazakarlik, ulusçuluk, fasizm gibi—hayatin, insanin ve dünyanin ne oldugu konusunda ortak bir “dindisi”likta (sekülerizm) bulusmasi. Diger bir deyisle, hepsinin, dinin insana gösterdigi temel hedef olan Cennet’ten yüz çevirip, insanlara “yeryüzü cennetleri” vaad etmesi, insanin ölümden sonra neleri yasayacagini göz ardi edip, yalnizca dünyada neler yasayacagi ile ilgilenmesi.

Evet, Aydinlanma akiminin getirdigi en önemli kavram, gerçekte bu “yeryüzü cenneti” kavramiydi. Aydinlanmacilar, ölümden sonra bir mükemmel hayat beklemenin yanlis oldugunu ve “Cennet”in, insan çabasi ile yeryüzünde de olusturabilecegini öne sürdüler. (Islam’a göre de yeryüzünde adil ve mutlu bir yasam kurulabilir, ancak bu asla Cennet’in kendisi olamaz, onun bir örnegi, bir “numune”si olabilir.)

Bizim için burada önemli olan, Avrupa toplumlarini—Teslis gibi sapkin inançlar da içermesine ragmen—ölümden sonrasini öngören bir dini birakip, yeryüzü cennetlerine kimin, daha dogrusu hangi anlayis biçiminin yönelttigi.

Aydinlanma felsefesinin mimarlari aslinda Katolik düsüncesini reddederken “dinsiz”lesmiyor, tam tersine yeni ve daha farkli bir “din”i kabul ediyorlardi. Bu yeni din “Allahsiz” bir din degildi. Aydinlanmacilar’in çogu bir yaraticinin varligini kabul eden “deist”lerdi. Hiristiyanlikla bu yeni dinin arasindaki asil önemli fark, ölümden sonra yasam (ahiret) düsüncesinin reddedilmesiydi. Kisaca, ideolojilerle birlikte, “yeryüzü cennetleri”ni hedef seçen “ahiretsiz din”ler ortaya çikti.

Peki acaba Aydinlanmacilar’in bu “ahiretsiz din” düsüncesine kapilmalarina sebep olan düsünce nedir? Acaba Aydinlanmacilar’i etkileyen bir medeniyet ve düsünce biçimi, “yeryüzü cennetleri”ni çoktandir arayan bir “din” var miydi acaba? Bu soruya i*** tutabilecek bir yorumu, Bosnali müslümanlarin lideri ve önemli bir Islam düsünürü olan Aliya Izzetbegoviç yapiyor:
Dinler arasinda Yahudilik dünyevi, ’sol egilim’i olusturuyor. Dünyevi cennet perspektifini vaad eden ve sonradan ortaya atilan bütün yahudi teorileri bu egilimden ileri gelmistir. ‘Eyüp Kitabi’ daha bu dünyada gerçeklesmesi gereken adaletin rüyasidir. Yani öbür dünyada degil, bu dünyada ve hemen simdi!… Hz. Isa’nin gelmesinden önce yahudiler, gelecegini haber verdikleri Tanri Melekutunu hiristiyanlar gibi ahirette degil, bu dünyada bekliyorlardi. Yahudi dini (apocalyptic) edebiyatinda Mesih öç alan ve adaleti uygulayan kisi olarak övülmektedir… Dogru dürüst olanlarin mutsuz olduklari bir dünya anlamsizdir. Yahudi adaletinin ve her ’sosyal’ adaletin esas tutumu iste budur. Burada, yani bu dünyadaki cennet fikri özünde yahudidir ve sadece içerigi bakimindan degil, kaynagi bakimindan da öyledir. ‘Geçmis ve gelecek tarih için yahudi kalibi, bütün devirlerde ezilenlere ve mutsuzlara kuvvetli bir çagridan ibarettir. Bu kalibi Aziz Augustin Hiristiyanliga, Marks ise sosyalizme aktarmistir. (B. Russell, The History of Western Philosophy) ‘Yeryüzünde cennet’ isteyen bütün ihtilaller, ütopyalar, sosyalizmler ve diger akimlar özünde Eski Ahit (Tevrat) kaynaklidir, yahudi kökenlidir.2

Peki acaba Aydinlanmacilar’in bu “ahiretsiz din” düsüncesine kapilmalarina sebep olan düsünce nedir? Acaba Aydinlanmacilar’i etkileyen bir medeniyet ve düsünce biçimi, “yeryüzü cennetleri”ni çoktandir arayan bir “din” var miydi acaba? Bu soruya i*** tutabilecek bir yorumu, Bosnali müslümanlarin lideri ve önemli bir Islam düsünürü olan Aliya Izzetbegoviç yapiyor:

Dinler arasinda Yahudilik dünyevi, ’sol egilim’i olusturuyor. Dünyevi cennet perspektifini vaad eden ve sonradan ortaya atilan bütün yahudi teorileri bu egilimden ileri gelmistir. ‘Eyüp Kitabi’ daha bu dünyada gerçeklesmesi gereken adaletin rüyasidir. Yani öbür dünyada degil, bu dünyada ve hemen simdi!… Hz. Isa’nin gelmesinden önce yahudiler, gelecegini haber verdikleri Tanri Melekutunu hiristiyanlar gibi ahirette degil, bu dünyada bekliyorlardi. Yahudi dini (apocalyptic) edebiyatinda Mesih öç alan ve adaleti uygulayan kisi olarak övülmektedir… Dogru dürüst olanlarin mutsuz olduklari bir dünya anlamsizdir. Yahudi adaletinin ve her ’sosyal’ adaletin esas tutumu iste budur. Burada, yani bu dünyadaki cennet fikri özünde yahudidir ve sadece içerigi bakimindan degil, kaynagi bakimindan da öyledir. ‘Geçmis ve gelecek tarih için yahudi kalibi, bütün devirlerde ezilenlere ve mutsuzlara kuvvetli bir çagridan ibarettir. Bu kalibi Aziz Augustin Hiristiyanliga, Marks ise sosyalizme aktarmistir. (B. Russell, The History of Western Philosophy) ‘Yeryüzünde cennet’ isteyen bütün ihtilaller, ütopyalar, sosyalizmler ve diger akimlar özünde Eski Ahit (Tevrat) kaynaklidir, yahudi kökenlidir.2
Gerçekten de Yahudilik’te, Hiristiyanlik ve Islam’in aksine ahiret inanci yoktur, tam tersine güçlü bir “yeryüzü cenneti” özlemi, baska bir deyisle “dünyaya baglilik” vardir. Bu bagliligin siddetini Kur’an ayeti söyle vurguluyor: “Andolsun, yahudileri hayata karsi diger insanlardan ve ortak kosanlardan bile daha ihtirasli bulursun. (Onlardan) her biri, bin yil yasatilsin ister; oysa bunca yasamasi onu azaptan kurtarmaz. Allah, onlarin yapmakta olduklarini görendir.” (Bakara, 96)
Bu nedenle, Aydinlanma hareketinin gerçek Cennet’ten “yeryüzü cennetleri”ne yaptigi dönüs, bir anlamda, Protestanlik’tan sonra Hiristiyanliktan Yahudilige olan ikinci bir dönüs olarak karsimiza çikiyor. Hele, Aydinlanma akiminin doruguna ulastigi, “hedonizm”in (zevkçilik, hayati yalnizca daha çok zevk alma araci olarak görme), dünyaya bagliligin en üst derecede yasandigi su dönemde, insanlarin çogunun, dünyadan “elini etegini” çekmeyi emreden Katolik anlayisindan çok uzak ve üstteki ayette önemli özelligi belirtilen yahudilige çok yakin oldugu kuskusuzdur.

“Yeryüzü cenneti” düsüncesinin Ibrani ögretisinden kaynaklandiginin bir baska ilginç göstergesi de, bu düsüncenin Aydinlanma çaginin az öncesinde ortaya çikan baslica savunucularinin hep Ibrani ögretisiyle içli-disli örgütlere üye oluslaridir. Yazdiklari Ütopya, Günes Ülkesi ve Yeni Atlantis gibi eserlerinde hepsi de birer “yeryüzü cenneti” modeli gelistiren Thomas More, Tomasso Campanella ve Francis Bacon gibi isimlerin ortak özelligi, Gül-Haç ya da mason derneklerinin seçkin üyeleri arasinda yer aliyor olmalaridir. More’un Kabala’ya olan ilgisi ise zaten ünlü bir konudur. Bu nedenle Ütopya yazari, Hümanist akimla birlikte Avrupa’da dogan “Hiristiyan Kabalizmi” geleneginin basta gelen temsilcilerinden sayilmaktadir.

Materyalizm ve Ibrani Ögretisi
Aydinlanmanin bir baska özelligi, materyalist felsefeye öncülük etmesiydi. Insan böylece, mutlak varligin madde olduguna, varligini maddeye borçlu olduguna inandiriliyor ve maddeye dayali amaçlara yöneltiliyordu. Bunun açik örnegini, gelistirdigi mekanik evren anlayisiyla bir yüzyil sonra güç kazanacak olan materyalist düsünceye zemin hazirlayan Isaac Newton vermisti. Ünlü fizikçi, evreni bir saate benzetmisti. Ona göre Allah bu saati bir kez kurmustu ve ondan sonra da nasil isledigine karismamaya karar vermisti. Insan, bu dev saatin, yani maddeden olusan ve herhangi bir ilahi müdahale olmadan sebep-sonuç iliskilerine bagli olarak (determinist) isleyen mekanizmanin bir parçasiydi. Allah evrene karismadigina göre de, insanin O’na yönelmesinin ve O’ndan istemesinin bir anlami kalmiyordu; insan bu madde yigini içinde kendi basinin çaresine bakmakla yükümlüydü. Allah evrene karismadigina göre, kuskusuz dini otorite de dünyaya karisamazdi…
Bu düsünceyi, yani mekanist evren anlayisini gelistiren Newton’un üst dereceli bir mason ve iyi bir Kabala ögrencisi oldugunu biliyoruz. Acaba maddeci fizigin kurucusu, kuramini gelistirirken mason kaynaklarindan yani Kabala’dan ve Ibrani düsüncesinden mi etkilenmisti?…

Yahudi dininin özelliklerini inceledigimizde bu soruya olumlu cevap vermenin mümkün oldugunu görüyoruz. Çünkü Aydinlanmanin öncülügünü yaptigi materyalizm, yahudi dininin de en basta gelen özelligidir. Yahudi dini, “mana” üzerine degil, “madde” üzerine kurulu bir dindir. Insana vaadettikleri ancak maddi kurtulustur (dünya egemenligi gibi) ama asla bir manevi kurtulus vaadetmemektedir.

Bu konudaki tutarli bazi yorum ve tespitleri, yine Aliya Izzetbegoviç yapiyor. Izzetbegoviç, Ibrani dininin materyalist özelliginden söyle söz ediyor:

Ölümsüzlükle ilgili ögreti, yahudilerce hiçbir zaman tam olarak kabul edilmis degildir. Sadukiler (Hz. Isa dönemindeki bir yahudi mezhebi) onu Hz. Isa’nin zamaninda bile reddediyorlardi. Ortaçag’in en büyük yahudi düsünürü olan Maimonides, ölümsüzlügün kisisel olmadigini iddia etmistir ki, bu görüs hemen hemen ölümsüzlük düsüncesinin kendini inkar etmek demektir. Bir baska büyük yahudi olan Baruch Spinoza daha da ileri giderek, Eski Ahit’in ölümsüzlükten hiç söz etmedigini öne sürüyor. Renan ve ondan sonra Berdjayev, tutarli olarak, yahudilerin ölümsüzlük fikrini kabul edemediklerini, çünkü bu fikrin dünya görüsleriyle uyusmasinin mümkün olmadigini öne sürmüslerdir… Spinoza’nin örneginde, yeni materyalist felsefenin yahudiligin bagrinda veya yahudi geleneginin kaynaklarinda dogusu çok iyi izlenebilir. Bu gelenekte, dini öz; milli, siyasi ve dünyevi içerige göre çok ince ve sig kaliyor, yani hiristiyanliga tamamen ters bir durum. Spinoza’nin yazilarinda her yere ‘Tanri’ yerine ‘tabiat’ kelimesi konulabilir. Bu konuda kendisi bile açik olarak yol gösteriyor. Tanri kavramindan, sahsi irade, hatta suurla ilgili herseyi çikartarak, Spinoza, bu iki kavrami birbirine yaklastirir. Aforoz edilmesine ragmen, Spinoza gerçek bir yahudidir (hahamlarin onu lanetlemesi yanlis anlamalarindan kaynaklaniyordu).3
(Spinoza ile ilgili bir baska ilginç bilgiyi de, yahudi yazar Henri Serovya, Fransizca yazdigi Kabala adli kitapta veriyor. Spinoza, Serovya’nin bildirdigine göre, Kabala ile yakindan ilgilenmis ve düsüncelerini gelistirirken Kabala’dan etkilenmistir.)
Izzetbegoviç’in yorumlari, özellikle Spinoza (solda) ile ilgili olanlari, yahudi dininin bakis açisinin Hiristiyanliktan (ve Islam’dan) ne kadar uzak ve materyalizmle ne kadar içiçe oldugunun ifadesi .4 Bosna lideri, bu yorumlarinin ardindan, yahudilerin tarih boyunca maddesel gelismelerin ardinda olduklarina deginerek, “yahudilik tarihi, dünyanin iktisadi tarihidir” diyor. Buna ek olarak, siyasi ekonominin ve sosyalist fikirlerin en büyük isimlerinin “hemen hemen istisnasiz” yahudi oluslarina dikkat çekiyor. Izzetbegoviç, ilk bölümde inceledigimiz konuya, Yeni Dünya’nin kesfine de deginerek söyle diyor: “Kolomb’un deneyiminin yahudilerce finanse edilmis olmasinda ve… Yeni Dünya’nin kesfedilmesine yahudilerin—hatta dogrudan dogruya—katilmasinda biraz sembolizm vardir.”

Bosna lideri, yahudilik-materyalizm iliskisi hakkinda son olarak da söyle diyor: “Yahudi materyalizmi (veya pozitivizmi), insanin bilincini dünyaya dogru yöneltmis ve bütün tarih boyunca dis (dünyevi) gereklere olan ilgisini tahrik etmistir.” 5 Bu nedenledir ki yahudiler, Aydinlanma’dan çok daha önce de materyalizmin en atesli savunuculari arasinda yer almislardir. Maddeciligin kaynagi olan ilk çag atomcu görüsünü tüm Ortadogu’ya yayanlar yahudi felsefecilerdir.

Tüm bunlar, Aydinlanmanin ve onun en önemli içerigi olan pozitivist/materyalist düsüncenin neden ve nasil yahudi diniyle bu denli içli-disli oldugu sorusunun cevabidir. Bu, Tapinakçi gelenegini sürdüren masonlarin yahudi önde gelenlerine tabi olmasiyla kurulan Ittifak’in, Katolik dini otoritesi liderliginde kurulmus olan Avrupa düzenini degistirirken, yerine yahudi dünya görüsünü yerlestirdiginin bir göstergesidir. Ahireti (uhrevi olani) hedef seçen ve dünyadan (maddi olandan) yüz çeviren Katolik düzeni yerine konmus olan düsünce, yalnizca ve yalnizca dünyayi ve maddeyi yücelten bir düsüncedir ve asil olarak yahudi düsüncesidir. Kuran, yahudilerden söz ederken, bu noktaya dikkat çeker ve onlarin en önemli özelliklerinden birinin “dünyayi ahirete tercih” etmek oldugunu bildirir: “Iste bunlar (yahudiler), ahireti verip dünya hayatini satin alanlardir; bundan dolayi azaplari hafifletilmez ve kendilerine yardim edilmez.” (Bakara, 86)

Aydinlanma’nin içerdigi diger kavramlara baktigimizda da, yine Ibrani ögretisinin izlerini görmek mümkündür.

Ahlak, Allah Korkusu, Aydinlanma ve Ibrani Ögretisi
Aydinlanmanin Katolik dininden, Ibrani dinine dogru bir dönüs oldugunun bir baska göstergesi ise Aydinlanmacilarin Allah korkusu ve ahlak ile ilgili düsünceleridir. Aydinlanmacilarin çogu “deist” idi, yani bir Yaratici’nin varligini kabul ediyorlardi. Ancak, sahip olduklari bu düsünce, Katolik inancina (ve asil önemlisi Islam’a) göre tümüyle sapkin bir inançti. Çünkü bir Yaratici’yi kabul etmelerine ragmen, öldükten sonra tekrar diriltilip O’na hesap vereceklerini inkar ediyorlardi. Bu nedenle “Allah korkusu”nu da reddediyor, insanin yalnizca kendine sorumlu oldugunu öne sürüyorlardi. Immanuel Kant, insanlarin, hayatlarini Allah korkusu üzerine dayandirmalarini “korku ahlaki” olarak tarif etti ve kendince son derece yanlis oldugunu, insana yarasmadigini söyledi.
Bir Gül-Haç üyesi olan Kant’in (bkz. 2. bölüm) bu fikirleri, aslinda Masonik gelenegin genel felsefesinden kaynaklaniyordu. Türk masonlarinca yayinlanan Mimar Sinan dergisi, bunu çok açik bir biçimde söyle ifade ediyor: “Mason felsefesi, törenin korku üzerine kurulabilecegini, cehennem, Tanri ya da yasa korkusunun insanlari gerçekten ve sürekli olarak iyi edebilecegini benimseyemez. Böyle bir ahlakin, yani korku töresinin insancil ahlak ile iliskisi olamaz.” 6

Masonlarin böyle sapkin bir inanisa kapilmalarinin ardinda ise pek çok seyde oldugu gibi bu konuda da Ibrani ögretisinin etkisinde kalmis olmalari yatmaktadir. Çünkü yahudi dini, “ahiretsiz bir din”dir, cennet ve cehennem tanimaz. Ölümden sonra Allah’a hesap verilecegini kabul etmez, dolayisiyla Allah korkusu da tasimaz. Mimar Sinan, “gericiligin nedenleri”ni konu edinen bir yazida, cennet ve cehennem inancinin yahudi dininde de olmayisinin kendilerine büyük referans oldugunu söyle vurguluyor:

… Yahudi sinagoglarina bile girmemis olan cennet ve cehennem ilkeleriyle, ‘madem ki anlamak imkansizdir, en iyisi inanmak ve Tanridan gelen vahyi oldugu gibi kabul etmek degil midir?’ diye akla dayanmayan telkinleriyle yarattigi ve yasatmayi da basardigi taassup basta gelen nedenler arasinda yer almistir…7
Oysa Allah korkusu, Aydinlanmacilarin göstermeye çalistiklari gibi insanin “medenilesmemis” olmasindan kaynaklanmaz. Tam tersine, insan akli ve kavrayisi arttikça Allah’tan daha çok korkar (Kuran’da, vahsi karakterli bedevilerin Allah’tan gerçek anlamda korkamayacaginin belirtilmesi [Tevbe, 97; Hucurat, 14] dikkat çekicidir). Kuran’in tanittigi bir biçimde Allah’i kavrayan insan, O’nun sonsuz büyüklügü ve gücü karsisinda korkar. Bu korku, Allah’a karsi bir hata ve saygisizlik yapma korkusudur ve Kuran’da “hasyet” (saygi dolu, içli bir korku) kelimesiyle ifade edilir. Buna karsin, insanlarin ya da hayvanlarin bir baska yaratiktan korkmalari ise “havf” (ilkel korku) olarak belirtilir.
Bu durumda, kendilerine “yol gösterici” olarak, Allah’tan korkmadiklari Kuran’in yüzlerce ayetinde vurgulanan yahudilerin felsefesini benimseyen Aydinlanmacilarin, bu içlilikten çok uzak olmasi oldukça dogaldir.

Yahudilik; Bir Din mi, Yoksa Ideoloji mi?
“Israil ruhundan söz açiyoruz ve diger uluslara benzemedigimize inaniyoruz. Fakat Israil ruhu… putlastirilmis kollektif egoizmimizin mükemmel bir gösterisinden daha ileri bir sey degildir ki.”
- Martin Buber.8

Tüm bu inceledigimiz bilgilerin ardindan, Ibrani ögretisinin kendisinin ne oldugu sorusuyla karsilasiyoruz.
Din ve ideolojiler arasindaki en önemli farka yazinin basinda degindik: Din, insanlara, bu dünyadaki yasamin geçici bir yasam oldugunu, asil amacin bu dünyayi yaratan Allah’in rizasina uygun davranmak, O’na kulluk etmek ve öteki dünyadaki (ahiret) Cennet’i kazanmak oldugunu haber verir. Buna karsilik, ideolojiler, insanlara bu dünyada mutlu bir yasam vaadederler, insanlarin Allah’a karsi sorumlu olduklarini, bu dünyadaki geçici yasamdan sonra O’na hesap vereceklerini ya reddeder, ya da görmezlikten gelirler. Kisacasi, dinin (ki Allah katinda tek geçerli din Islam’dir) amaçlari ilahidir ve bu dünyayla birlikte, ondan daha da çok, öteki dünyadaki asil ve sonsuz yasami kapsar. Ideoloji ise ilahi degil, dünyevi amaçlara yöneliktir.

Aydinlanma felsefesine temel olusturan Yahudiligi inceledigimizde, bu “din”in, aslinda bir din olmaktan çok, bir ideoloji oldugunu görüyoruz. Irkçi, dünyevi, ilerlemeci ve materyalist bir ideoloji…

Din ve ideoloji arasindaki farklari göz önünde bulundurarak Yahudiligi inceledigimizde, çarpici sonuçlarla karsilasiyoruz.

Birincisi, Yahudiligin kendine tabi olanlara neler vaadettigi ve onlari ne gibi amaçlara yönelttigine bakildiginda ortaya çikmaktadir. Yahudilik, kendine tabii olanlari, bu hayatin ardindan baslayacak olan asil ve ebedi bir hayata kavusturmak gibi bir hedef tasimaz. Tam tersine, Yahudiligin vaadi yalnizca bu dünya ile sinirlidir. Kendine tabi olanlara, Mesihi bir dönem vaadeder. Mesihi dönemde vaad edilen de, ruhsal bir kurtulus degildir (yani Yaratici’ya daha çok yakinlasmak, O’nun rizasini daha çok kazanmak gibi bir hedef yoktur). Mesihi dönemin tek vaadi, dünya egemenligidir. Yani dünyevi ve materyalist bir hedef. Ayni ideolojiler gibi…

Ikincisi, Yahudilik, kendine tabi olanlara, sahsi bir kurtulus da vaad etmez. Yani, her yahudi Mesihi dönemi görecek ve dinin “nimet”lerinden yararlanacak seklinde bir düsünce yoktur. Tam tersine, kurtulus, bilinmeyen bir gelecekte var olacak olan bir kurtulustur. Yahudilige tabi olanlarin görevi, bu kurtulusa katkida bulunmaktir. Bireyler ölür, gider. Ama önemli olan sonuçta Yahudiligin kendisinin üstün gelecek olmasidir.

Bu kuskusuz, ideolojilerin de vaadidir. Hem sosyalizm, hem de liberalizm, hedeflerine kisa sürede varilacagini öne sürmez; tam tersine, hedeflerin uzak oldugunu, ancak bireylerin kendilerini feda ederek, ilerdeki bir zamanda kurulacak “yeryüzü cenneti” için çalismalarini emrederler. (Çin Komünist Partisi, Çin’in ancak 21. yüzyilin ortasinda gerçekten sosyalist bir ülke olacagini, bunun için de çok çalismak gerektigini açiklamisti. Liberallere göre de “vahsi kapitalizm”den kurtulmak zaman ister; Ingiltere’de ikiyüzyil sürdügü gibi).

Bir baska deyisle, hem Yahudilikte, hem de ideolojilerde, dünya hayati, binlerce yil kesintisiz süren bir hayat olarak anlasilmakta, bireylere bu uzun görünen hayatin sonunda ulasilacak bir “yeryüzü cenneti” vaadedilmekte ve bu hedefe yönelik bir “ilerleme” kavrami sunulmaktadir. Oysa, dünya hayati, ortalama 60-70′er yillik dilimlerden ibarettir ve tek tek her insan bu dilimi Allah için yasamakla yükümlüdür. Kendinden öncekilerin ne yaptiginin, ya da öldükten sonra “arkasinda” ne oldugunun kendisiyle bir ilgisi yoktur. Kuran, geçmis kavimlerin kissalarini anlatirken, “onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onlarin kazandiklari kendilerinin, sizin kazandiklariniz sizindir. Siz, onlarin yaptiklarindan sorumlu degilsiniz” (Bakara, 134) hatirlatmasini yapar. Buna karsin, yahudiler kendilerini binlerce yildir süren ve nesilden nesile aktarilan bir gelenegin temsilcisi olarak görmektedirler. Yahudilik, bu noktada, bir ideoloji olan muhafazakarlikla da çok iyi birlesmektedir.

Üçüncüsü, Yahudilik ulusçudur. Bir ulusun, daha dogrusu bir irkin temsilcisidir ve o irk için bir “yeryüzü cenneti” kurma hedefindedir. (Mesihi dönemle gelecek olan bu “yeryüzü cenneti”, diger irklar açisindan bir “yeryüzü cehennemi”dir kuskusuz; bkz, “Giris”). Ideolojiler de öyledir; insanlarin bir kismina seslenirler, bu “kisim” ise ilahi kistaslara göre belirlenmis bir kisim degildir. Ulusçuluk, irkçilik ve fasizm, açiktir ki yalnizca bir irka kurtulus vaadetmektedir. Sosyalizm “proletarya”nin, kapitalizm zenginlerin cennetidir. Oysa dine (Islam’a) göre, insanlar arasinda irk, ulus, sinif gibi farklar yoktur. Tek fark, ilahi kökenlidir, iman edenlerle etmeyenler arasindadir. Bu da yahudilikteki gibi asilmaz bir sinir degildir. Dileyen iman edenlerden olur, dileyen inkar edenlerden.

Dördüncüsü; Yahudilik, ayni ideolojiler gibi kalplere degil, bedenlere seslenir. Yahudilik, yalnizca nelerin yapilmasi gerektigi üzerinde duran ve “niyet”, “ihlas”, “Allah rizasi” gibi kalbe yönelik Islami kavramlardan hiç haberi olmayan bir ögretidir. Bunun en açik ifadesi, Türk yahudilerince yayinlanan Salom gazetesindeki yahudi düsüncesi ile ilgili bir yazida yer aliyor:

‘Tanri’ya inanmak’ yahudiligin temel baslangiç noktasi degildir. Resul Jeremiah bile (16:11) Israil’in baskaldirisini Tanri’nin agzindan söyle anlatir: ‘Beni terkettiler ve kanunlarimi uygulamadilar’. Eski hahamlarin bu sözü yorumlama sekli ise söyledir: ‘Inançlarindan vazgeçsinler ama kanunlari uygulasinlar’.9
Hahamlarin yahudilere ögüdü, “inançlardan vazgeçip, kanunlari uygulamak”tir. Çünkü kanunlar, “yahudi olmak” anlamina gelir ve yahudi irkinin korunmasini saglar. Ancak, yahudiligin bu kurallarina uyanlarin Tanri’ya inanip-inanmamalari önem tasimamaktadir. Yeter ki, sekil yerine getirilsin, ruh ve kalbin önemi yoktur.
Ideolojiler de böyledir. Ideolojiler, insanlardan, yalnizca kurduklari sistemlere uymalarini isterler. Insanlarin ne hissettikleri degil, ne yaptiklari önemlidir. Sosyalist toplumda üretken, kapitalist toplumda becerikli, fasist toplumda itaatli insanlar aranir ama insanlarin bunlari ne “niyet”le yaptiklari gibi bir soru yoktur ortada.

Oysa Islam, yalnizca sekille degil, ondan çok ruhla ilgilenir. Bir insanin müslüman olmasi için, namaz kilmasi, oruç tutmasi, infak etmesi (Allah yolunda harcama) yeterli degildir. Bunlari yapan bir kisi “münafik” da olabilir; yani bunlari Allah için degil, insanlara gösteris için de yapiyor olabilir. Müslüman olmak, kalbe baglidir. Bu nedenle ki, Yahudilikte “münafik” diye bir kavram yoktur. Gerçek imanin olmadigi yerde, sahtesinin de olamayacagi için… Kuran’in yahudilerin kalplerinin “tastan bile kati” oldugunu bildiren haberi (Bakara, 74), sözkonusu gerçegin en özlü ifadesidir.

Tüm bunlar, Yahudiligin bir dinden çok, ideoloji oldugunun delilleridir. Ancak bunlarin ardindan akla, Yahudiligin ilahi kaynakli bir kitabi kendine referans kabul ettigi, bu nedenle de bir din oldugu seklinde bir itiraz gelebilir. Ancak M. Tevrat’a ve yahudilerin bu kitapla olan iliskilerine baktigimizda, durumun pek de öyle olmadigi, Yahudiligin ilahi bir referansa dayanan bir din sayilamayacagi anlasiliyor. Bilindigi gibi bugünkü Tevrat Hz. Musa’ya verilen Tevrat degildir. Dejenere olmus ve ilahi vasfini yitirmistir.

Dejenerasyon, tarih boyunca hemen her peygamberin ardindan gelen bir süreçtir. Zamanla peygamberin mesaji çarpik yorumlanmaya baslanir, bu çarpik yorumlar dinin asil kaynagi haline gelir ve din ilahi özelligini yitirir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta vardir: Bu dinlerin yasadigi dejenerasyon süreci, genellikle kendiliginden olusan, insanlarin bilinçlerini yitirmeye baslamalarindan kaynaklanan bir süreçtir. Bu sürecin sonunda, insanlar dinden önceki sapkin inançlarina geri dönmüsler ve çogunlukla putperest olmuslardir. Yasanan olay, bir bilinçsizlik olayidir.

Ancak, Yahudilikte çok özel bir durumla karsi karsiyayiz. Yahudilerin yaptigi dejenerasyon, son derece bilinçli ve amaçli bir dejenerasyondur. Kuran, yahudi önde gelenlerinin Tevrat’i nasil tahrif ettiklerini söyle anlatmaktadir:

Siz (müslümanlar), onlarin (yahudilerin) size inanacaklarini umuyor musunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah’in sözünü isitiyor, (iyice algilayip) akil erdirdikten sonra, bile bile degistiriyorlardi. … Artik vay hallerine; kitabi kendi elleriyle yazip, sonra az bir deger karsiliginda satmak için ‘Bu Allah katindandir’ diyenlere. Artik vay, elleriyle yazdiklarindan dolayi onlara; vay kazanmakta olduklarina. (Bakara, 75, 79)

Ayetlerin tarif ettigi olay açiktir: Yahudi önde gelenleri, ilahi sözü bilinçli bir sekilde bozup degistirmislerdir. Bu kisilerin inanç sahibi olacaklari düsünülemez. Zaten ayni yahudi önde gelenleri, bir yandan da “inançlarinizdan vazgeçin ama kanunlari uygulayin” demektedirler.Dolayisiyla M. Tevrat’in ilahi bir kaynak oldugu öne sürülemez. Onu ilahi bir kaynak olmaktan çikaranlar da, ilahi sözü bilinçli bir sekilde degistirerek, koyu irkçi, dünyevi ve maddeci bir ideoloji üreten yahudi önde gelenleridir.

Yahudiligin aslinda bir ideoloji olmasi, çok önemli bir baska gerçege de isaret etmektedir. Çünkü Yahudilik binlerce yildir vardir, ancak ideolojiler yalnizca birkaç yüzyildir… Bu, bizi, ideolojilerin arkaplaninda Yahudiligin oldugu sonucuna ulastirir. Nitekim kitabin önceki bölümünde de, bu baglantinin arkasindaki mekanizmayi kesfetmis, Avrupa’nin önce Protestanlik sonra da Aydinlanma ile nasil dinden ideolojiye döndügünü incelemis ve bu büyük dönüsümün yahudi önde gelenleri ve Tapinakçi gelenegin koruyuculari olan masonlar arasindaki Ittifak tarafindan yönlendirildigini görmüstük.

Kuskusuz Ibrani kaynaklarinin irkçi, dünyevi ve ilahi emre baskaldirmis gelenegini kendine örnek alan Aydinlanma, insani gerçek aydinliga çikaramamis ve onu “yeryüzü cenneti” gibi bir takim bos kuruntulara sürüklemekten baska bir ise yaramamistir. Çünkü gerçek aydinlik (nur) ve gerçek kurtulus (felah) ancak insanin kendini ve Yaratici’sini bilmesi ve O’nun kendisine gösterdigi yolda yürümesiyle elde edilebilir. Çünkü, Kuran’da dendigi gibi “Allah, rizasina uyanlari bununla kurtulus yollarina ulastirir ve onlari kendi izniyle karanliklardan nura çikarir. Onlari dosdogru yola yöneltip-iletir.” (Maide, 16)

Frankistler, ya da ‘Aydinlanmis’ Yahudi Dönmeleri ve Kabala-Aydinlanma Iliskisi
Aydinlanma’nin Ibrani dini ve düsüncesi ile ilgili oldugundan yalnizca biz söz etmiyoruz. Aydinlanma sürecinin yahudi dini, toplumu ve de Mesih Plani ile baglantisini arastirirken, bu konuda ilginç bazi görüsler ileri sürmüs olan “Frankistler” adli yahudi tarikati karsimiza çikiyor. Jacop Frank (solda) adli Sabetay Sevi benzeri Kabalaci bir “sahte Mesih”in kurdugu bu “dönme” tarikati, Aydinlanma ile yahudi mistik gelenegi olan Kabala arasinda baglanti kurmustu (ya da var olan baglantiyi ortaya koymustu). Bunun yaninda tarikatin lideri Frank, Fransiz Devrimi’nin yapilacagini önceden, her nasilsa, haber vermisti! Bununda sözde “Mesih”in kehanet ilminden çok, kurdugu baglantilardan kaynaklandigini düsünmek daha mantikli. Hele bu sözde Mesih’in varisinin de sonradan Jakoben’lere katildigini göz önünde bulundurursak, olaydaki Kabala etkisi daha da açiga çikiyor… “Yahudi An***lopedisi” Judaica, sözkonusu bilgileri söyle aktariyor:
Jacop Frank, müridleriyle birlikte Çekoslovakya’nin Bruenn kentinde 1786′ya kadar kaldi. Burada yöneticilerin destegini ve korumasini kazandi. Baglilari arasinda yari-askeri bir rejim kurdu. Erkek müridler üniforma giyiyor ve askeri egitim görüyordu… Bazi kaynaklar, Frank’in müridlerine, Türkiye’nin bazi bölümlerini de içine alan bir fetihi vaad ettigini bildiriyorlar. Bu siralarda Frank, bazi müridlerini, bir ihtimal Avusturya hükümetinin politik ajanlari olarak, Türkiye’ye yolladi. Bu Frankistler, Türkiye’deki ‘dönme’lerle isbirligi içinde çalistilar. Bu dönemde Jacop Frank, monarsileri devirecek ve özellikle Katolik Kilisesi’ni ortadan kaldiracak bir devrimin yaklastigindan bahsediyordu. Ayrica bu devrimden sonra çikacak savaslarin ardindan Frankist Dominyonu olarak adlandirilacak topraklari ele geçirmek istiyorlardi. Yapilan askeri egitim bunun için bir hazirlik niteligindeydi… Frank’in ölümünün ardindan Moravya ve Bohemya’da yahudiliklerini sürdüren müridler, o dönem yahudi cemaatlerinde yayilan Haskalah (Haskalah, ‘Yahudi Aydinlanmasi’ olarak adlandirilir) akimiyla yakin iliski içine girdiler, ayrica Kabala’nin devrimci mistisizmi ile Aydinlanma’nin rasyonalist düsünceleri arasinda bag kurma yoluna gittiler… Frankistlerin geleneksel Kabala ve Aydinlanma düsüncesi arasinda kurduklari bag, hem Prag’da biraktiklari yazili belgelerde hem de Bohemya ve Moravya’daki ailelerin tutumlarindan açikça anlasilmaktadir… Jacop Frank’in kuzeni Moses, son dönem Frankist akiminin önde gelenlerindendi… Moses, daha sonra Franz Thomas von Schoenfeld adiyla ünlü bir Alman yazari ve mistik bir yahudi Kabala sisteminin kurucusu olarak ünlendi. Daha sonra da Junius Frey adiyla devrimci bir Jakoben oldu.10

Kabala-Aydinlanma iliskisi baska yahudi kaynaklarinda da vurgulanir. Aydinlanma’ya Kabala adina sahip çikan tek yahudi grubu Frankistler degildir. Bir baska “sahte Mesih” hareketi olan Sabetaistlerin Aydinlanma’nin temeli olan rasyonalizm akimiyla olan yakinliklari da, ayni iliskinin bir göstergesidir. Modern çagin en önemli Kabala uzmanlarindan biri olan Gershom G. Scholem söyle yazar:

19. yüzyilin ortalarinda, Macaristan’daki yahudi hareketinin önderi Leopold Loew, Moravia’daki Sabetaistlerle iliskiye geçmisti. Loew’in yazdiklarindan, Sabetaistlerle birlikte yeni rasyonalizm akiminin yayilmasi yönünde önemli propaganda yaptiklarini ögreniyoruz. Buna ragmen, yahudi literatüründe, mistik yahudi gelenegiyle rasyonalizm akimi arasindaki önemli iliskiden genellikle söz edilmez… … Pragli yahudi mistiklerinin ruhani lideri olan Jonas Wehle’nin 1800′lerde yazdigi yazilar da, rasyonalizmle yahudi mistisizminin çarpici bir iliskisini ortaya koyar. Çok genis olan çalismalari arasinda, Talmud’un Aggadoth öyküsüne getirdigi ilginç bir yorum vardir: Buna göre, yahudi ulusunun büyüklerinin konacagi anit-mezarda, Sabetay Sevi ve Isaac Luria gibi Kabalacilarin yaninda, Moses Mendelssohn ve Immanuel Kant gibi Aydinlanmacilar da yer alabilir…11
Fransiz Localarinin Kurulusu ve Fransiz Aydinlanmasinin Gelisimi
Önceki bölümde inceledigimiz gibi masonluk ilk olarak Iskoçya’ya kaçan Tapinakçilar tarafindan bugünkü sekliyle örgütlenmisti ve yayilma alani da ilk olarak Iskoçya ve Ingiltere oldu. Yüzyillar boyunca yeraltinda faaliyet gösteren masonluk, Ingiltere’de, dini otoriteye karsi giristigi mücadeleden zaferle çiktigi kesinlesince, 1717 yilinda varligini tüm dünyaya duyurarak “yer üstü”ne çikmisti. Bundan sonra mason localari Kita Avrupasi’nda da hizla gelisti.
Fransa’daki ilk localar, 1737 yilinda Andrew Michael Ramsay adli bir sövalye tarafindan kuruldu. Ramsay, 1681′de Iskoçya’da dogmus ve Edinburgh Üniversitesi’nde okumustu. Asil misyonu ise o dönemde henüz gizli olan mason localarina katilmasi ve masonlardan olusan ve Büyük Üstad Newton’un baskanligini yaptigi Royal Society’e girmesinden sonra basladi. Locada yetenekleriyle dikkat çeken Ramsay, üstadlar tarafindan masonlugu Fransa’ya tasiyacak kisi olarak seçildi.

Ancak Fransa gibi Katolik bir ülkede loca kurmak, bunun için izin almak kuskusuz zor bir isti. Bu nedenle de Ramsay, temkinli davranmaya karar verdi. Misyonuna baslamadan bir süre önce Katolikligi kabul etti ve kisa süre içinde kendini bir “sövalye” yaptirmayi basardi. Bu Katolik ünvanlar altinda Fransa’ya gittiginde ülkedeki ilk localari kurmak için gerekli izni rahatlikla aldi ve Fransiz masonlugu resmi olarak 1737′de çalismalarina basladi. Fransiz localari kisa sürede hizla gelisti ve çok sayida ünlü kisi örgüte katildi. Örgüt, Krala ve Kiliseye saygili görünüyordu, ancak gerçekte içinde masonlugun en devrimci ve Kilise-karsiti kanadini tasiyordu. Born in Blood kitabinin yazari John J. Robinson, 1743 yilinda Alman Baronu Von Hund’un sözkonusu Fransiz localarindan birisine davet edildigini anlatiyor. Baron’un günlügünde yazdigina göre, onu locaya ***üren masonlar, kendisine örgütün gerçek kimligini anlatmis, Tapinakçilar’in devami olduklarini ve büyük hedeflerin pesinde olduklarini bildirmislerdi. Örgüte katilmayi kabul eden Baron’a, Almanya’ya dönmesi ve bir sonraki emri beklemesi söylenmisti. Baron ülkesine döndü ve Tapinakçi gelenege açikça bagli olan masonik bir loca kurdu. Goethe, Mozart gibi ünlü isimler bu locanin üyeleri arasinda yer aldilar.12

Fransa’da gelisen bu yeni localarin, Ingiltere’deki biraderleriyle önemli bir yöntem farkina sahip olduklarini da vurgulamakta yarar var. Hatirlarsak, o dönemde Ingiltere’de, Katolik Kilisesi’ne ve Kilise’ye bagli olan krallara karsi girisilen mücadele kazanilmis ve Ingiltere Protestan bir ülke olmustu. Kraliyet ailesi ise masonlukla son derece içli-disli hale gelmisti. Ingiliz masonlari, bir “devrim” pesinde kosmuyorlardi artik. John J. Robinson’in dedigi gibi, “masonluk artik düzeni yikmaya çalismiyordu, çünkü düzenin kendisi haline gelmisti.” 13

Buna karsilik Fransa’daki durum çok farkliydi. Herseyden önce Fransa Katolik bir ülkeydi, onu Protestan yapmak gibi bir sey ise ne mümkün ne de mantikli görünüyordu. Ayrica Fransa Krali’yla görülecek tarihi bir hesap da vardi: Önceki bölümde inceledigimiz gibi, Tapinakçilar’i tutuklayip yasadisi ilan eden, sonra da 1314 yilinda örgütün Büyük Üstadi olan Jacques de Molay’i idam ettiren kisi, Papa’yla birlikte Fransa Krali’ydi. Jacques de Molay’in öcünü almak için ritlere eklenen “Kados Sövalyesi” (Ibranice Intikam Sövalyesi) derecesinin Lyon’da, yani Fransa’da kurulmus olmasi da dikkat çekiciydi. Jacques de Molay’in öcü ile Hiram’in öcünü özdeslestiren masonlar, kuskusuz sözkonusu intikami en anlamli olarak yine Fransa Krali’ndan alabilirlerdi.

Kisacasi, localar, Fransa’da, Ingiltere’de oldugu gibi “reform” yöntemiyle iktidari ele geçiremezlerdi. Daha keskin ve çarpici bir dönüsüm, bir “devrim” gerekliydi. (Ingiliz ve Fransiz localari arasinda sartlar geregi olusan bu yöntem farki, daha sonra “Iskoç Riti” ve “Fransiz Riti” arasinda dogacak olan ayrimin da kaynagiydi. Ancak, görüldügü gibi ayrilik amaçlarda degil, yalnizca araçlardaydi. Her iki “rit” de, Ittifak’in genel stratejilerine ayni ölçüde baglidirlar.)

Umberto Eco, 18. yüzyilin ortasinda Fransiz localarinda yasanan atmosferi söyle tarif ediyor:

Localar çogaliyor, monsenyörler, markiler, dükkan sahipleri masonlugun çekimine kapiliyorlar, kral ailesi üyeleri büyük üstadlar oluyorlardi. Von Hund denen adamin Tapinakçi Gelenege Baglilik locasina, Goethe, Lessing, Mozart giriyorlar, askerler arasinda localar ortaya çikiyor, alaylarda gizli, Hiram’in öcünü alma planlari kuruluyor, yakinda patlak verecek devrim üzerine tartisiliyordu…14
Iste böyle bir ortamda Aydinlanma düsüncesinin en radikal ve en din karsiti ekolü olan Fransiz Aydinlanmasi dogdu. Önceki bölümde, Aydinlanmaya öncülük eden Francis Bacon, Rene Descartes, Immanuel Kant, Isaac Newton, John Locke gibi isimlerin mason ya da Gül-Haç üyesi olduklarina deginmis ve Ibrani felsefesiyle yakin iliskilerine dikkat çekmistik. Bu kisiler, Ingiliz ve Alman Aydinlanmasi’nin öncüleriydi. Bacon, bilimin amacinin Allah’i tanimak ve kavramak degil, dogayi insan için sömürmek oldugunu öne sürmüstü. Descartes, dünyayi bir makina olarak görmüstü ve bu “makina”nin hiçbir ilahi amaci ve düzeni olmadigina inaniyordu. Ona göre tek mutlak bilgi, bilimsel bilgiydi; insanin en dogru ve mutlak bilgiyi “vahiy”den ögrenebilecegini reddediyordu. Gelistirdigi Kartezyen felsefe ile de, devlet ve toplumun dinden koparilmasinin altyapisini hazirlamisti. Newton da önceki sayfalarda degindigimiz gibi evreni mekanik bir saate benzetmis ve mutlak varligin madde oldugunu öne sürmüstü. Bu düsünürlerin gelistirdikleri mekanik evren modeli ise John Locke, J. J. Rousseau, Montesquieu gibi düsünürlerce sosyal bilimlere aktarildi. Ve seküler sistem ve ideolojilerin zemini hazirlandi.
Fransiz Aydinlanmasi, bu din-disi evren ve toplum modellerinin en radikalini gelistirdi. Ilginç olan, Fransiz Devrimi’ni de üreten bu Aydinlanma akiminin yine localar eliyle gerçeklestirilmis olmasiydi. Türk masonlarinin yayin organi Mimar Sinan dergisi, bunu en kisa biçimde söyle vurguluyor: “1789 Fransiz Ihtilali mason düsünürler tarafindan hazirlanmistir. Hürriyet, esitlik, kardeslik ilkesini benimseyen Insan Haklari Beyannamesi, Montesquieu,Voltaire, Rousseau, Diderot gibi üstadlarimizin ilham ve irsadlariyla yayinlanmistir.” 15 Yine Türk masonlarinca yayinlanan Mason Dergisi, söyle yaziyor: “Fransa’da feodal sistemi yikarak Büyük Ihtilali yaratanlarin basinda Montesquieu, Voltaire, J. J. Rousseau ve materyalizmin öncülerinden Diderot ile etrafinda kümelenen An***lopedistlerin isimleri yazilidir. Bunlarin hepsi masondu.” 16 Mimar Sinan, bir baska sayisinda su bilgileri veriyor:

Ihtilal öncesi dönemde Fransiz masonlari arasinda çok ünlü kisilere rastlanmaktadir. Ilk zamanlar Fransiz kamuoyunda ve özellikle ‘esprit’li kisiler gözünde bir çesit ‘fantezist gevezelik’ toplulugu gibi görülen masonluk, zamanla ayni ‘esprit’li kisileri de localarina almayi basarmis ve böylece devrin çok ünlü aydinlari localarin sütunlarini süslemekte gecikmemislerdir. Bu arada ünlü An***lopedistlerin hemen hepsi localarin üyesi olmustur. Her halde bunlarin localarin sütunlarinda bulunduklari sirada 18. yüzyilin görüslerini biraderlere sürekli sekilde belirttikleri tahmin olunabilir.17

Fransa Büyük Sark Locasi 1971-1974 yillari arasi Üstad-i Azam Fred Zeller, hatiralarinda devrim öncesi Masonik faaliyetlerinden söyle söz ediyor:

1789 devrim öncesi Fransa’sinda masonlar, geleneklerle açikça çatisan fikirlerle ihtirasla ugrastilar ve bunu loca haricinde de yaydilar… Voltaire’in ölümünden kisa süre önce kayit oldugu sütunlarinda devrin en meshur filozoflarinin yer aldigi Dokuz Kizkardesler Locasi’nin, mevcut düzeni yikacak fikirlerin yayilmasinda payi büyük oldu… Masonlar, yarim asir boyunca sabirla, yavas yavas devam eden bu gizli, yasak tartismalarla, milli bilince yerle*** düzeni degistirme ümit ve azmini asiladilar.18
Bu masonik kaynaklardan da anlasildigi gibi devrimin altyapisi olusturan anti-monar*** ve anti-Kilise düsünceler büyük ölçüde masonlugun ürünüydü. Devrimin kendisi de ayni kaynaktan geldi. Jacques de Molay’in öcü, Tapinakçi gelenegin baglilarindan baska kimin tarafindan alinabilirdi ki?…
Jacques de Molay’in Öcü
Ingiliz tarihçi Michael Howard, The Occult Conspiracy adli kitabinda localarin devrimin hazirlanmasindaki rolüne dikkat çekiyor. Buna göre, en etkili localardan biri, büyük üstadlardan Savalette de Lage tarafindan kurulan Gerçegin Dostlari adli gizli örgüttü. Bu locanin politik felsefesi, devrimi doguran sosyal reformun ana hatlarini çiziyordu. Savalette de Lage ile iliski içinde olan bir diger önemli loca, Neuf Soeurs (Dokuz Kizkardesler) locasiydi. Üyeleri arasinda Voltaire, Benjamin Franklin, Paul Jones gibi isimlerin yer aldigi loca, özellikle Kilise’nin dini egitim sistemine karsi seküler bir alternatif gelistirmeye çalismisti. Tarih, edebiyat, kimya ve tip konularinda Kilise ögretisinin tümüyle disinda ve tümüyle seküler teoriler gelistirildi. Bu loca tarafindan kurulan Apollo Koleji, devrim sirasinda Lycée Republican adini aldi.
Illümine kökenli masonlugun devrimde büyük rolü oldugu devrimin hemen arkasindan kaleme alinan çesitli kitaplarda dile getirildi. Yaygin bir iddiaya göre, Fransiz Devrimi’ni atesleyen ayaklanmanin plani, 1782 yilinda Wilhelmsbad’da toplanan Büyük Masonik Konvansiyon’da yapilmisti. Konvansiyona katilanlar arasinda devrimin önemli liderlerinden Comte de Mirabeau da vardi. Mirabeau, Fransa’ya döner dönmez Konvansiyon kararlarinin detaylarini Fransiz localari içinde organize etti.19

Devrimin perde arkasinda önemli bir rol oynayan kisilerin basinda ise Comte Cagliostro geliyordu. Asil adi Joseph Balsamo olan Sicilya dogumlu Cagliostro, Almanya’da hem kla*** mason localarina hem de Illüminati locasina üye olmustu. Bir süre sonra devrimin altyapisini hazirlayacak ajanlardan biri olarak seçildi. Görevi tüm Avrupa’yi dolasarak radikal ve devrimci düsünceleri yaymakti. Sonunda Fransa’ya giderek Jakobenlere katildi. 1785′teki Büyük Masonik Kongre’de devrimin hazirligi ile ilgili yeni direktifler aldi. Ayni yil patlak veren ünlü Kraliçe Gerdanligi skandalinin merkezinde Cagliostro vardi. Skandal, Kraliçe ile Kardinal arasinda bir ask macerasi yasandigi izlenimi vermek için düzenlenmis bir komploydu ve halk arasinda hem Kraliyet’in hem Kilise’nin itibarini büyük ölçüde zayiflatti. Skandalin masonlarin bir ürünü oldugunu Fransiz romanci Alexandre Dumas da dogrular.20

Loca tarafindan “ajan-provokatör” olarak görevlendirilen Cagliostro, Kraliçe Gerdanligi skandalinin ve devrime zemin hazirlayan daha pek çok gelismenin merkezindeydi. 1787 yilinda Londra’da bulundugu sirada Paris’teki dostlarina yazdigi bir mektupta, yaklasan devrimden söz etmis, Bastille hapishanesinin basilacagini, Monarsinin ve Kilise’nin yikilacagini ve akil prensipleri üzerinde yeni bir din kurulacagini haber vermisti.21 Bu, kuskusuz Cagliostro’nun inanilmaz ileri görüslülügünden degil, loca içindeki üstlerinden aldigi istihbarattan kaynaklaniyordu. Çünkü Michael Howard’in ifadesiyle, “1785-1789 yillari arasinda Fransa’da yer alan çok sayidaki loca monarsiyi ve kurulu düzeni yikmak için full-time çalisiyordu”.22

Devrim gerçekten de büyük ölçüde bir mason eseriydi. Masonlar devrimi hem kurmak istedikleri sosyal düzen için büyük bir asama, hem de Tapinakçilar’a karsi Fransa Krali’nin yaptiklarinin bir intikami olarak görüyorlardi. Kiskirtilmis yiginlar Bastille hapishanesine dogru yürüdüklerinde Mirabeau, “Monarsi, Tapinakçilar Örgütünün torunlarindan öldürücü bir darbe aldi” demisti.23 Bu arada, içindeki tutuklu sayisinin iki elin parmaklarini geçmedigi ve hiçbir stratejik önemi olmayan Bastille hapishanesinin bu denli büyük bir sembol haline getirilmesinin de bir anlami vardi: Tapinakçilar’in Büyük Üstadi Jacques de Molay 1314 yilinda idam edilmeden önce uzun süre Bastille’de tutuklu kalmisti!… Devrimle birlikte madem De Molay’in intikami aliniyordu, o halde öncelikle Bastille hedef alinmaliydi.24

Tapinakçilar’in Büyük Üstadi Jacques de Molay, 1314 yilinda bir süre Bastille hapishanesinde tutuklu kalmis, sonra da Fransa Krali ve Papa’nin emriyle idam edilmisti.
Devrimin gerçeklestiren masonlar, bu nedenle yaptiklarini Kral ve Kilise’ye karsi alinan bir intikam olarak gördüler. Kralin kafasi kesildiginde “Jacques de Molay, öcün alindi” seslerinin yükselmis olmasi, ya da stratejik hiçbir önemi olmayan Bastille’in devrimin odak noktasi haline getirilmis olmasi bunun göstergelerindendir.

Devrimin içinde masonlugun, daha dogrusu yeni-Tapinakçilarin oynadigi rol, Cagliostro tarafindan henüz daha 1789 yilinda itiraf edildi. Cagliostro Engizisyon tarafindan tutuklanmisti ve canini kurtarmak için bildigi herseyi bir bir anlatti. Anlattiklarinin basinda, Tapinakçi gelenegi koruyan masonlarin tüm Avrupa’da zincirleme bir devrim yapma planlari geliyordu. Masonlarin asil amacinin ise, Tapinakçilarin yarim biraktigi isi bitirerek Papaligi yok etmek oldugunu, ya da Papaligin ele geçirilmesinin hedeflendigini de itiraf etmisti. Cagliostro’nun anlattiklarindan, Ittifak’in öteki kanadinin da sözkonusu zincirleme devrim tezi içinde yer aldigi anlasiliyordu: Çünkü Cagliostro’nun itiraflari arasinda, uluslararasi yahudi banker hanedani Rothschild’in tüm bu devrimci faaliyetleri finansal yönden destekledigi, Fransiz Devrimi’nde de yine Rothschild kaynakli paralarin önemli rol oynadigi da yer aliyordu.25

1796 yilinda Fransa’da The Tomb of Jacques de Molay adli bir kitap yayinlandi. Içinde, Fransiz Devrimi’nin, kökenleri Tapinakçilara uzanan masonlar tarafindan yapildigi anlatiliyordu. Bir yil sonra Cizvit rahibi Father Bamuel Memoires pour serir de l’histoire du Jacobinisme diye bir kitap yazdi. Içinde Tapinakçilar’in mason görüntüsü altinda halen var olduklari ve devrimi de onlarin yaptigi anlatiliyordu. Rahip, Ingiliz Iç Savasi’nin da bir Tapinakçi tezgahi oldugunu yazmisti.

1808 yilinda Paris’teki St. Paul Kilisesi’nde Jacques de Molay’in anisina bir anma töreni düzenlendi. Törene katilan masonlar, ayni Ortaçag Tapinakçilari gibi giyinmislerdi. De Molay’in kemikleri ve bazi sahsi esyalari üzerinde ritüeller yapildi. Masonlar daha sonra töreni disari tasirarak Tapinakçi bayraklari ile Paris caddelerinde yürüyüs yaptilar.26 5 yüzyil önce Kral ve Kilise tarafindan Paris’te idam edilmis olan Jacques de Molay bu kez yine Paris’te törenle aniliyordu. Kilise de Kral da artik yoktu çünkü.

Jakobenizmin Gerçek Kimligi
Fransiz Devrimi’ndeki en büyük rol, kuskusuz devrim liderlerinin çogunun üye oldugu Jakoben klüpleri tarafindan oynanmisti. Devrimin ardindan da, “Jakobenlik” politik literatürde çok önemli yeri olan bir terim haline geldi. Bu terimle, tepeden inmeci ve baskici bir yöntemle halki halka ragmen yönetmeye soyunan kisiler ve kurumlar tanimlandi. Jakobenlik, insan haklari, demokrasi, esitlik, özgürlük gibi süslü sloganlar altinda belli bir grubun gerektiginde zor da kullanarak topluma hakim olmasi istegi olarak bilindi. Fransiz Devrimi’nden sonra da tarihte sayisiz “Jakoben” ortaya çikti. Sanki Jakobenlik kendi kendini yenileyen, yeniden üreten bir kurummuscasina, pek çok ülkede tekrar tekrar hortladi. Bu Jakobenlerin ortak özellikleri ise hepsinin seküler oluslari ve seküler düzenler kurmak için toplumu reforme etmeye çalismalariydi.
Bu durumda söyle bir soru sorulabilir: Jakoben yapisinin içinde, ya da arkasinda, bir baska faktör var miydi ki, bu yapi tekrar tekrar kendini üretti? Jakobenler Klübü, devrimin ilerleyen döneminde kapatilmis, tarih sahnesinden çekilmisti. Ama, Jakobenligin ardinda, Jakoben gelenegini devam ettiren, “Jakobenlikten de öte” bir yapi vardi sanki. “Esitlik, kardeslik, özgürlük, demokrasi” gibi süslü sloganlar kullanip, fakat gerçekte oldukça acimasiz ve anti-demokrat yöntemleri de uygulamaya ko*****, yalnizca güce ve iktidara ulasmaya çalisan ve kendine en büyük düsman olarak da dini seçen seküler bir örgütlenme…

Bu tanim bile bizi dogrudan masonluk hakkinda düsünmeye yöneltmektedir. Nitekim masonluk içinde Jakobenlik arasindaki iliskiyi incelemeye kalktigimizda, ikincisinin birincisi için bir paravandan baska bir sey olmadigini görüyoruz. Görünen odur ki, masonlar, devrimdeki rollerinin gizlemek için Jakoben klübünü kurmuslar ve gerçek kimliklerini bu sayede perde arkasinda tutabilmislerdir. Mimar Sinan’da yayinlanan bir makalede, masonlarin farkli örgütler kurduklarindan söyle söz edilir:

1789 Fransiz Devrimi’nden önce localardaki çalismalara bir göz atinca görülüyor ki, bu çalismalarda ele alinan fikir ve ilkelerin bir çoklarinin, Fransiz Devrimi’ndeki fikir ve ilkelerle benzerligi dikkati çekmektedir. Devrimin basinda ilan edilen Insan Haklari Deklarasyonunda ileri sürülen görüsler, devrimden önceki yillarda localarda hemen hemen oldugu gibi tartisma konusu edilmistir… Bazi biraderlerin masonluk disinda siyasal nitelikte klüpler kurdugu da ayri bir gerçektir. Bu klüpler arasinda Club Breton gösterilmektedir…27
Club Breton’in masonlar tarafindan kuruldugu bilgisi son derece önemlidir, çünkü Breton bir süre sonra dagilarak Jakoben kulübünün çekirdegini olusturmustur. Jakoben klüplerinin yapisina baktigimizda ise sözkonusu mason baglantisini çok açik bir biçimde görebiliriz. Bu klüpler, ayni mason localari gibi belli kisilerin üye olabildigi, üyelerin para yardimi yapmasi gerektigi, içinde konferanslarin verildigi ve kadinlarin üye olamadigi kuruluslardir. Amerikali tarihçiler Richard Cobb ve Colin Jones The French Revolution adli kitapta söyle yazarlar:

Jakobenler, ise iyi organize edilmis bir tartisma kulübü olarak basladilar. Kulübe katilmak için belli bir giris ücreti yatirmak ve daha sonra da belli araliklarla ödeme yapmak gerekiyordu. Üyeler klüpte önceden hazirladiklari konusmalar yaparlardi… Kadinlar üyelige kabul edilmiyordu… Toplam 5500 kadar Jakoben kulübü vardi… Bazi bölgelerde mason localariyla ortak yürütülürdü çalismalar.28
Durum böyle olunca, önde gelen Jakobenlerin tümü de dogal olarak masondur. Fransiz yazar Pierre Miquel de, La Grande Revolution adli kitabinda Jakobenlerin çogunun mason localarina da üye olduklarini vurgular. Devrimin öncülügünü yapan ve Meclis’in asiller ve din adamlarindan sonra üçüncü sinifini olusturan Thiers Etats’nin durumu da localarin devrimdeki rolünü göstermektedir: Thiers Etats’nin 603 üyesinin 477’si yani % 80′i masondur.29 Mimar Sinan, ise söyle yazar:

Önemli olan bir nokta da ihtilalde liderlik durumunda olanlarin çogunun mason olmasidir. Mirabeau, Danton ve daha birçoklari ihtilalden önce localarda kendilerini tanitmis kisilerdi.Birçok fikir adami, filozof, idareci, asker ve din adami, büyük ihtilalde aktif rol almadan önce localarin sütunlarinda gözükmüs ve buralarda isim yapmislardir.30
Masonluk baglari, önceki bölümde de inceledigimiz gibi Amerika-Fransa arasina da uzanmistir. Fransiz Devrimi’nin öncüsü General Lafayette, George Washington’in ayni locadan biraderidir. Iki taraf arasindaki masonik isbirliginin bir nisanesi olarak, Fransiz masonlari Amerikali biraderlerine New York’taki ünlü Özgürlük Heykeli’ni hediye etmislerdir.
Kisacasi devrimi yapanlar ve dolayisiyla da Jakobenler, aslinda masonlardi. Jacques de Molay’in öcünün alinmasi ve Avrupa’da Yeni Seküler Düzen’in (Novus Ordo Seclorum) baslatilmasi baska kimin eseri olabilirdi ki? Ama masonlar çogu kez oldugu gibi Fransiz Devrimi’nde de kendilerine büyük ölçüde gizlediler. Bu sayede, devrimi yapanlarin “masonlar” degil, “Jakobenler” oldugu imaji verildi. Ayni gerçek Kral ve Kraliçe’den de gizlenmis, özellikle saf Kraliçe, örgütü bir eglence kulübü sanmisti:

Marie-Antoinette 1781 yilinda kizkardesine masonlarla ilgili olarak sunlari söylüyordu: ‘Masonluk yalnizca iyi bir eglence ve toplanti kulübü. Onlar sarki söyleyip içki içen ve de kesinlikle komplo düzenlemeyen insanlar.’ Kraliçe’nin bu konudaki düsüncesine ragmen, pek çok mason devrimin ön saflarinda yer aldi; en az ikiyüz tanesi Genel Meclis’e, yüz tanesi de Konvansiyon’a üye seçildi… ‘Esitlik, özgürlük, kardeslik’ gibi sloganlar ve esitligi sembolize eden terazi ya da teyakkuzu temsil eden göz gibi semboller masonluktan alinmisti.31
Kraliçe’yi ve tüm aristokrasiyi aldatmak için kullanilan gizleme yöntemi, resmi tarih yazilirken de sürdürüldü. Ortaya devrimin tüm “iyi” taraflarini masonlara mal eden, kötü yönlerini ise masonluktan uzak gösteren bir resmi tarih hikayesi çikti. Masonlarin konu hakkinda yaptiklari yayinlarda vermek istedikleri mesaj; örgütün devrimin ilkelerini olusturmada—ki bunlar, Özgürlük, Kardeslik, Hürriyet gibi süslü sloganlari içermektedir—basi çektigi, ancak devrimin eli kanli liderlerinin mason olmadigi seklindedir. Çünkü bu liderler—ki en basta Robespierre gelir—herkesçe “öcü” olarak görülen kisilerdir ve devrimin savunulmasi en imkansiz olan Terör döneminin uygulayicilaridir. Bu nedenledir ki, bu “birader”lerin mason gözükmesi, olumsuz bir izlenim yaratacaktir.
Masonlarin gerektigi durumlarda bazi üyelerini mason degilmis gibi göstermeleri, zaten *** *** basvurduklari bir yöntemdir. Emekli Büyükelçi Ismail Berduk Olgaçay, “masonlar çogu kez iftihar edemedikleri kisilerin adlarini dolapta saklarlar da masonlugun kiyisina, kösesine deginmis kisileri—tabii çok defa ölümlerinden sonra—mason diye takdim ederler” diyor.32

Devrimin “öcü” liderlerinin masonluklarinin örtbas edilmesinin bir örnegi Marat’dir. Masonik kaynaklar Rousseau, Montesquieu, Diderot gibi isimlerin masonlugunu üstüne basa basa duyurmalarina ragmen, “en az onbin kelle kesilmelidir” sözüyle ünlenen Marat’nin loca kayitlarindan mümkün oldugunca söz etmemeyi yeglerler. Oysa, Amerikali mason William R. Denslow’un 10.000 Famous Freemasons (10.000 Ünlü Mason) adli çalismasinda bildirdigine göre, devrimin en radikal ve kanli liderlerinden olan Marat, 1774′de ilk kez Ingiliz Büyük Locasi’nda inisye edilmis, daha sonra da Amsterdam’daki Loge La Bien Aimée adli locaya girmistir.33 Ayni kitapta bildirildigine göre, 1793 yilinda Jacoben Kulübü’nün baskanligina seçilen Danton da masondur ve Voltaire’i de yetistirmis olan Paris’teki ünlü Dokuz Kizkardesler locasina üyedir.34 Devrimin en “kan dökücü” lideri olan Robespierre de genel kurali bozmaz; O da masondur.35

Aydinlanmacilar, Devrimciler ve Yahudiler
Kitabin bir önceki bölümünde Tapinakçi gelenegi koruyan masonlar ile yahudi önde gelenleri arasindaki Ittifak’in Avrupa’da dini otoriteye karsi verdikleri uzun savasi birlikte incelemistik. Görmüstük ki, Ittifak’in iki kanadi, önce Avrupa’da sonra da tüm dünyada seküler bir düzen kurmak için her asamada yakin bir isbirligi gerçeklestirmislerdir. Bu isbirliginin, Yeni Seküler Düzen’in çok önemli bir asamasi olan Fransiz Aydinlanmasi ve Fransiz Devrimi sirasinda gerçeklesmemis olmasi elbette beklenemez. Bu iki büyük hareketin ardindaki mason etkisini önceki sayfalarda inceledik; simdi ise olaydaki yahudi baglantisina ve yahudi faktörüne göz atmak gerekmektedir.
Nitekim konu hakkindaki kisa bir arastirma; Fransiz Aydinlanmacilarinin yahudilere olan olagandisi ilgisini, devrimdeki yahudi faktörünü ve Jakobenler ile yahudiler arasindaki çarpici yakinligi ortaya çikarmaktadir.

Ilk bakilmasi gereken, devrimin ideolojik altyapisini hazirlayan Aydinlanmacilardir. Fransiz Aydinlanmacilarinin da diger Aydinlanmacilar gibi mason olmasi demek, onlarin da digerleri gibi Ittifak’in öteki kanadiyla, yani Yahudilikle ilgili olmalari demekti. Nitekim konuyla ilgili önemli isimlere baktigimizda, masonik misyonun temel özelligini, yani “yahudi diyarini kurtarma” hedefini görebiliyoruz. Örnegin Jean Jacques Rousseau, yahudilerin önce Fransa’da sonra da tüm Bati Avrupa’daki politik özgürlük kazanmalari üzerinde dikkat çekici bir biçimde durmustu. Rousseau, Yahudilerin yalnizca esit haklar kazanmalari gerektigini degil, kendilerine ait bir ülkeleri olmasi gerektigini de savundu, ki bu da “yahudi diyarinin kurtarilmasi”ndan baska bir sey degildi… Yazdigi bir makalesinde Yahudilerin ulusal özelliklerine olan hayranligini söyle vurguluyordu: “Yahudiler bize hiç sona ermeyen bir birikim sunuyorlar. Atina, Isparta, Roma ve onlarin insanlari tümüyle yok oldu, bütün zorluklara ragmen Sion, çocuklarini yitirmedi. Onlar her milletin arasina girdiler ama hiçbirinde erimediler. Lidersiz kaldilar ama hala bir milletler. Ülkesiz kaldilar ama hala birer yurttaslar.’” 36

Montesquieu da ayni çizgideydi. Jean Bodin’in yahudi dinine karsi son derece sempatiyle yaklasan gelenegini devam ettirdi. Lettres Persanes (1721) adli eserinde Yahudiligi “iki çocuk (Hiristiyanlik ve Islam) dogurmus bir anne” olarak nitelendiriyordu.” 37

Diderot da “yahudi sempatizani” idi. Juifs (Philosophie des) adli yahudilerle ilgili makalesi An***lopedinin 9. cildinde yer aldi. Burada Diderot, yahudilerin iki ulusal özelligine duydugu derin hayranligi dile getiriyordu: Hala varligini sürdüren en eski ulus olmalari ve hiçbir zaman çok tanriciligi benimsememeleri. Bunun yaninda yahudi atalarinin ‘dogal’ dinine duydugu hayranligi da vurguluyordu.38

Devrimin önderleri ise ayni Aydinlanmacilar gibi hatta daha da fazla yahudiler ile iliski içindeydiler. Encyclopaedia Judaica, Jakobenler ve sonrasi hakkinda söyle yaziyor:

Parisli Jakoben klüpleri yahudi sempatizaniydilar… Güney Fransa’da bir grup yahudi ‘Rousseau’ adini verdikleri bir Jakoben Klubü kurdular. Bu yahudi-Jakoben klüp, 1793-1794 döneminde, yahudilerin yogun oldugu Saint Espirit bölgesinin devrim hükümeti haline geldi… Temmuz 1793-Temmuz 1794 arasindaki ‘Terör’ döneminde hiçbir yahudi giyotine gönderilmedi… … Devrim kisa sürede diger ülkeleri de etkiledi. Hollanda’da 1795′de Fransiz ordusunun yardimiyla bir devrim gerçeklesti ve Batavian Cumhuriyeti kuruldu. Devrimin düzenleyicilerinin basinda bir grup ‘aydinlanmis’ yahudi geliyordu. Sözkonusu ‘aydinlanmis’ yahudiler Amsterdam’da Felix Libertate adli bir örgüt kurmuslardi. Bu örgütün amaci ‘özgürlük ve esitlik prensiplerini yaymak’ olarak açiklandi… Devrimin yankilari Italya’ya da ulasti. 1790 baharinda yahudiler ‘devrimin partizanlari’ olmakla suçlandilar… 1796-1798 yillarinda, Napoleon Italya’nin büyük kismini isgal etti. Ülkeyi ele geçiren Fransiz ordulari, girdikleri heryerde artik yahudiler için esitlik döneminin basladigini ilan ettiler.


Etiketler: , , , , , ,

Leave a Reply